MUSTAFA KÜÇÜKTEPE

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -VII-

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -VII-

 

Eriha’ya Giden Yol: Zamanın Eşiğinde Bir Yolculuk

Yola çıkmadan önce aslında çoktan varmıştım. Çünkü bazı yolculuklar haritada değil, kalpte başlar.
Pasaportumda mühürlenecek olan sadece bir ülke değildi; içimde mühürlenecek olan zamandı.

Sınır kapısında dururken, gökyüzüyle yeryüzü arasında asılı kaldığımı hissettim. Ne tamamen buradaydım ne de orada. Sanki zaman nefesini tutmuştu da biz, kaderin cümlesinin sonuna gelmesini bekliyorduk.
Her damga bir kapıydı, her kapı bir içe dönüş. Görevlilerin sert bakışlarının ardında, ben görünmeyen bir nurun izini sürüyordum; çünkü bazen ışık gözle değil, korkuyla fark edilir.

Burada tedirgindik. İnsanın tedirginliği bazen dışarıdan değil, içeriden gelir. Birkaç arkadaşımızı saatlerce tuttular. Biz bekledik. Beklemek sadece zaman geçirmek değildir; beklemek, insanın kendine bakmaya mecbur kalmasıdır. Şükür ki sınırı geçtik.
 

Öğleye doğru Amman’dan geldiğimiz otobüsten başka bir otobüse bindik. Bu otobüs Kudüs plakalıydı. Rehberimizin söylediğine göre Kudüs plakası taşımayan hiçbir araç şehre alınmıyordu.

Bu kez yönümüz Eriha idi. İçimde hafif bir ürperti. Bilinen tarihin en eski şehirlerinden birine doğru gidiyorduk. “De ki: Geziniz yeryüzünü, Allah’ın yaratmayı nasıl başlattığını görün.” (Ankebut, 20)

Filistin topraklarına adım attığım anda içimde bir sarsıntı hissettim. Bu topraklarda yürümek, sadece turistik bir ziyaret değil; bir ana şahitlik etmek gibiydi.

Filistin topraklarında rüzgâr yüzüme çarptı.  O rüzgârda bin yıllık bir hüzün taşınıyordu. Toprak kokusu gözyaşlarına karıştı. Bu topraklar, nice peygambere, nice şehidin kanlarına, nice annenin duasına şahitti.
 

Ve yol boyunca içimde bir şiir kendi kendine yazılıyordu:

çöl, kumdan değil sınavlardan yapılmış bir aynadır
insan kendine baktıkça yanar
yandıkça aydınlanır
her dağ bir soru
her vadi bir cevap
ve en sessiz yer
insanın en çok duyduğu yerdir

Eriha’ya yaklaştıkça tabelalar değişiyor insanlar bize kardeş gibi geliyordu. Rüzgâr konuşmuyor, dinliyordu. Güneş yakmıyor, izliyordu. Toprak taşımıyor, saklıyordu. İnsanın içindeki asıl insana hitap ediyordu.

Erîha’ya vardık. Dünyanın en eski şehirlerinden biri… Ama en eski şehir bile, hâlâ yenilenmeye muhtaç bir kalp gibi atıyordu. Tarihin nabzı hâlâ orada atıyor gibiydi.

Pazar yerinde hurma satan bir yaşlı kadınla göz göze geldim; o hurmaların kokusunda sabır vardı, tevekkül vardı. Hurma satıcılarının arasında çocuklar koşuyor, ellerinde sıcak ekmekler taşıyorlardı. Bu şehirde zaman tek renkten oluşmuyordu: Bu kadim şehrin sokaklarında zamanın kokusu vardı: hem geçmiş, hem sabır, hem umut… Orada, bir çizginin ötesinde, tarihin derin bir nefesi vardı. Küçük bir kutu hurma aldım; belki o tat, bu yolculuğun hatırası olacak.

Ve işte uzakta yükselen o kayalık siluet: Tecrübe Dağı. Cebel et-Tajribe… İmtihanların dağı, inzivanın dağı, kırk günün suskunluğu. Hristiyan geleneğinde, Hz. İsa’nın vaftiz edildikten sonra 40 gün oruç tuttuğu ve şeytanın orada onu sınadığı yer olarak bu dağın adlandırıldığı yönünde bir inanç varmış.

Zaman içinde dağın yamacına bir manastır inşa edilmiş ve hacı-ziyaretçi rotalarına dahil olmuştur. Günümüzde yarı askıya alınmış hâlde olsa bile, hem arkeolojik hem de dini açıdan ziyaret edilen bir mekân olma özelliğini korumaktadır. Dağın yamacındaki manastır, taştan oyulmuş bir dua gibiydi. Sümela’yı hatırlattı bana. Trabzon’daki Sümela manastırına benzer bir yapıydı.
 

Biz konuşmadık. Konuşamadık. Çünkü dağ söz istemiyordu; kalp istiyordu.
Ziyaretçiler değil, tanıklardık biz. Tarihin derinliğine değil, ruhun derinliğine bakıyorduk.

İçimden geçti ki; Her insanın kendi Tecrübe Dağı vardır, Kimseye görünmez, Ama herkes orada sınanır.

Aşağıdan yukarıya yayılan sessizlikte hepimizin içinde aynı yankı vardı: Burası kutsallığın yalnız mekân değil hâl olduğunu öğretiyordu. Allah’ın kullarını nasıl yavaş yavaş arıttığını, çöl rüzgârları gibi nasıl billurlaştırdığını anlıyorduk.

Eriha’da şehrin taşlarına hafifçe dokundum. O taşlarda binlerce yılın kalp atışı vardı. Her uygarlık iz bırakmış, her inanç dua bırakmış, her insan gözyaşı bırakmıştı.

Seyahat; yeni yerler görmek değil, Kalbin eskimeyen hakikatlerle yeniden karşılaşmasıdır. Görülen yerlerdeki kalan yaşam izlerinden ibret alabilmektir. Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin âkıbeti nice oldu bir bakın... (Rum, 42)

O gün Eriha’yı gezdik, Tecrübe Dağı’nı gördük, tarihin soluk sesini duyduk. Ama dönerken yükümüz daha ağır değildi. Aksine hafifledik. Çünkü insan bazen uzaklara giderek içindeki ağırlıkları bırakabileceğini öğrenir.

Ve sanılır ki yol biter, yolculuk biter.
Oysa asıl yol, asıl yolculuk o anda başlar.
Kalbin içinde…

 

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri