MUSTAFA KÜÇÜKTEPE

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -VIII-

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -VIII-

 

                                                                                                             Mustafa KÜÇÜKTEPE

Zeytin Dağı; Göğe Açılan Bir Kalp

Otobüs Zeytin Dağı’na doğru tırmanırken kalbimdeki sessizlik de çoğalıyordu. Sanki içimdeki bütün sesler susmuş, yerini derin bir huşûya bırakmıştı. Her zeytin ağacı, her taş, her kuş sesi sanki bana bir sır fısıldıyordu: “Burası, peygamberlerin adımlarıyla kutsanmış topraktır.”

Basamaklardan birinin üzerine oturup gözlerimi Mescid-i Aksa’ya çevirdim. O manzarayı tarif edecek kelime yoktu. Zeytin Dağından Mescid-i Aksa çok güzel görünüyordu. Taşlar, kubbeler, surlar… Her biri zamanın içinden geçip kalbime değen bir dua gibiydi. İlk kıblemize uzanan bu bakış, bir manzaraya değil, kalbimin en derin yarasına dokunuyordu.

Altımda bin yıllık bir şehir yatıyordu, üstümde gökyüzü ağlıyordu. Ben de onunla birlikte… Çünkü burası yalnız bir tepe değil; zamanın, vahyin, sabrın ve kıyametin eşiğiydi. Göğün yeryüzüne en çok yaklaştığı çizgiydi.

Bu dağ, bizim için yalnızca tarih değildir; ilk kıblemiz Mescid-i Aksâ’ya bakan bir secde tepesi gibidir. Bu dağ Müslüman ümmetin kalbiyle attığı bir secde nefesidir. Ayette geçen “etrafı mübarek kılınan” Kudüs’ün en sessiz muhafızıdır Zeytin Dağı.

Kur’ân’da Allah’ın üzerine yemin ettiği “Tin ve Zeytin” ayeti yankılandı içimde.Tin’e ve Zeytin’e andolsun…” Buradaki ağaçlar sadece gölge veren gövdeler değil; peygamberlerin izini, mazlumların gözyaşını taşıyan ve ümmetlerin duasının canlı şahitleriydi.

Bu dağ, yalnız yaşayanların değil, ebediyeti bekleyenlerin de mekânıdır. Zeytin ağaçlarının arasında, dualarla örtülmüş mezarlar uzanır. Rivayetlere göre burada Râbiat’ul-Adeviyye’nin de kabri vardır; dünyayı aşk ile terk etmiş, kalbini yalnız Allah’a adamış o büyük sûfi kadın… Dünyayı terk edip aşkı seçen o ruh, sanki hâlâ bu dağın rüzgârında zikretmeye devam ediyor gibiydi. Orada dizlerimin bağı çözüldü. “Allah’ım,” dedim, “bana da onun gibi bir kalp ver.”

Biraz ileride, Selman-ı Fârisi’nin makamı ve mescidi vardı. Taş duvarları zamana yaslanmış, kapısında asırlarca süren bir arayışın sessizliği duruyordu. Hakikati bulmak için yollara düşen, sarayları, serveti, konforu terk eden; Hz. Peygamber’e ulaşana dek kalbini hiç durmadan yürüten o büyük sahabi…

O makamın önünde durduğumda anladım ki, bazı yollar haritalarda değil, insanın içindeki boşlukta başlar. Selman’ın yürüdüğü yol, ülkelerden değil, karanlıktan aydınlığa uzanan bir yoldu. O, hakikati bir şehirde değil, bir kalpte buldu. Bu dağ, sadece peygamberlerin değil, hakikatin peşinden yürüyenlerin de durağıydı.

Biraz daha ilerlediğimde, gökyüzüne uzanan ince bir kule gördüm: Rus Ortodoks Yükseliş Manastırı. Altın kubbeleri, akşam güneşiyle parlıyordu. Bu tepenin, peygamber Hezekiel’in kehanetine göre ölülerin dirilişinin başlayacağı yer olduğuna inanılması, rüzgârın bile bu toprakta başka esmesine sebep oluyor.

Ama Zeytin Dağı’nın kalbi belki de Getsemani Bahçesidir. Kadim ağaçları yalnız yaşlı değildir; acıyı, ihaneti, duayı hatırlarlar. Yeni Ahit’e göre, İsa Mesih Son Akşam Yemeği’nden sonra,
Yahuda’nın ihanetinden hemen önce burada dua etmiş, kaderin ağırlığını zeytin yapraklarının altına bırakmıştır. Toprak hâlâ o gözyaşını saklıyor gibidir.

Zeytin Dağı, yalnızca Hristiyanlar için değil, antik tarihin ve semavi mirasın izini süren herkes için bir çağrıdır. Her yıl binlerce hacı, binlerce yolcu bu yamaçlara gelir; kimi dua için, kimi hatırlamak için, kimi sadece bakmak için… Ama kim buraya çıkarsa çıksın, kalbinde taşıdığı yükü biraz olsun hafifleterek iner.

Ben, Kudüs’e bakarken şunu hissettim: Zeytin Dağı, göğe açılan bir sayfa gibidir. Her zeytin yaprağı bir ayet, her taş bir dua, her rüzgâr bir yakarıştır. Ve insan, burada, zamanın ötesinde bir sessizlikte, kendi kalbine en çok yaklaştığı yerdedir.

Buradan Aksâ’ya baktığımda kalbim titredi. Gözlerim, taşların ardında yatan asırlık acıya değdi.
Bu bakış, yalnız bir şehre uzanmıyordu; ümmetin kanayan yarasına, yetim kalmış bir hatıraya,
yarım kalmış dualara
bakıyordu.

Zeytin Dağı’ndan Kudüs’e bakarken gözlerimden yaşlar süzüldü. Bu yaşlar sadece bana ait değildi; ümmetin yarasıydı, peygamberlerin duasıydı, taşlara sinmiş bin yıllık feryattı.

Ve ben orada, Zeytin Dağı’nın rüzgârında şunu hissettim: Bu dağ, yalnız peygamberlerin ayak izlerini değil, hakikat uğruna her şeyini geride bırakmış ruhların nefesini de taşır. Burası, arayanların durup kendine sorduğu yerdir: “Ben hangi yoldayım, kalbim nereye yürüyor?”

Ey Zeytin Dağı… Sen bir tepe değilsin. Sen, göğe açılan bir kalp, secdeye dönüşen bir gözyaşısın.

Ey Zeytin Dağı… Sen taş değilsin, sen dua olmuş bir kalpsin.  Zeytin Dağı’ndan Aksâ’ya bakan her kalp, aslında kendi içindeki mescide yönelir. Gözyaşlarına hakim olmak ne mümkündü,  çünkü bu topraklarda taşlar bile dua ederken, susmak mümkün değildi.

Ey Zeytin Dağı… Sen bir tepe değilsin. Sen, göğe açılan bir kalp, secdeye dönüşen bir gözyaşısın.

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri