- 15 Ocak 2026 - MİRAÇ HÂLÂ SÜRÜYOR
- 10 Ocak 2026 - KUDÜS GÜNLÜKLERİ -V-
- 04 Ocak 2026 - KUDÜS GÜNLÜKLERİ -IV-
- 27 Aralık 2025 - KUDÜS GÜNLÜKLERİ -III-
- 20 Aralık 2025 - KUDÜS GÜNLÜKLERİ -II-
- 13 Aralık 2025 - KUDÜS GÜNLÜKLERİ -I-
- 06 Aralık 2025 - KUDÜS GÜNLÜKLERİ
- 05 Kasım 2025 - KANDİL YAĞININ KOKUSUNDA KUDÜS
- 02 Ağustos 2024 - KUDÜS’E ŞAİRCE BAKIŞ
- 26 Eylül 2023 - En Sevilen İnsan: Hz. Muhammed
- 17 Ağustos 2023 - Sevgi Dolu Yedi Güzel Adam -8-
- 03 Temmuz 2023 - Sevgi Dolu Yedi Güzel Adam -7- Rasim Özdenören
- 23 Mayıs 2023 - Sevgi Dolu Yedi Güzel Adam - VI -
- 18 Nisan 2023 - Elveda Diyemiyorum Ramazanım
- 18 Nisan 2023 - Reyyan Kapısından Girebilmek
- 17 Nisan 2023 - Kadir Gecesi
- 10 Nisan 2023 - Rahmet Kapılarından Girip Merhamet Yağmurlarında Islandık Mı?
- 04 Nisan 2023 - Ramazanda Olmazsa Başka Ne Zaman
- 01 Nisan 2023 - Varlık Aleminin Gözbebeği İnsan
- 28 Mart 2023 - Oruç Nasıl Tutulur ?
- 23 Mart 2023 - İlk Orucum
- 16 Mart 2023 - On Bir Aydır Beklenen
- 05 Mart 2023 - Berat Gecesi
- 15 Şubat 2023 - Miraç Gecesi
- 25 Ocak 2023 - Regaib Gecesi
- 22 Ocak 2023 - Allah'ım Recep ve Şabanı Mübarek Kıl!
- 22 Aralık 2022 - Sevgi Dolu Yedi Güzel Adam -5- Mehmet Akif İNAN
- 21 Kasım 2022 - Sevgi Dolu Yedi Güzel Adam -4- Adil Erdem Bayazıt
- 21 Ekim 2022 - Sevgi Dolu Yedi Güzel Adam -3- Nuri Pakdil
- 06 Ekim 2022 - Bir Kedi Al, Hayatın Değişsin
- 14 Eylül 2022 - Milli Eğitimden İyi Haberler
- 09 Eylül 2022 - Buz Dağının Görünmeyenleri ve Aile Eğitimi
- 01 Eylül 2022 - Sevgi Dolu Yedi Güzel Adam -2- Cahit Zarifoğlu
- 05 Ağustos 2022 - Kutlu Vakitler -6- Muharrem Ayı
- 25 Temmuz 2022 - Sevgi Dolu Yedi Güzel Adam
- 13 Temmuz 2022 - Hafıza 15 Temmuz
- 08 Temmuz 2022 - KUTLU VAKİTLER -V- Hac Ve Kurban Vakti
- 12 Haziran 2022 - Bir Kitap Oku, Hayatın Değişsin
- 26 Mayıs 2022 - Yol Sohbetleri -3- ''Arılar''
- 17 Mayıs 2022 - Sessiz Bir Okul
- 02 Mayıs 2022 - Kardeşlik İklimi: Bayram
- 01 Mayıs 2022 - Kutlu İklimden Çıkarken
- 30 Nisan 2022 - Ramazan Hikâyeleri -8-
- 29 Nisan 2022 - Ramazan Hikâyeleri -7-
- 28 Nisan 2022 - Ramazan Hikâyeleri -6-
- 27 Nisan 2022 - Kutlu Vakitler -4-
- 23 Nisan 2022 - Ramazan Hikâyeleri -5-
- 21 Nisan 2022 - Ramazan Hikâyeleri -4-
- 19 Nisan 2022 - Ramazan Hikâyeleri -3-
- 15 Nisan 2022 - Ramazan Hikâyeleri -2-
- 11 Nisan 2022 - Ramazan Hikâyeleri -1-
- 08 Nisan 2022 - Kutlu Vakitler -3- Oruç İklimi
- 31 Mart 2022 - Kutlu Vakitler -2-
- 25 Mart 2022 - Yol Sohbetleri -2-
- 07 Mart 2022 - Yol Sohbetleri -1-
- 01 Şubat 2022 - Kutlu Vakitler
- 17 Ekim 2021 - Hoş Geldin Gül Kokulu Efendim
- 18 Mart 2021 - -YENİ- Allah'ım, Yağmur Yağmasın
- 25 Şubat 2021 - O Gün Şubattı
- 17 Şubat 2021 - Yirmisekizşubattı
- 05 Şubat 2021 - Sırdaşlarımız
- 10 Aralık 2020 - Gönül Dostu
- 03 Kasım 2020 - Bosnalı
- 10 Ekim 2020 - Vahşetin Tanıkları
- 20 Eylül 2020 - Ah Bosna Ah
- 11 Eylül 2020 - O Gündü Eylüldü
- 29 Ağustos 2020 - Yiğit İnsan Ne Zaman Belli Olur?
- 07 Ağustos 2020 - Sizin Hiç Babanız Öldü mü ?
- 21 Temmuz 2020 - Direnişin Kahramanları
- 14 Temmuz 2020 - 15 Temmuz Kalkışması
- 13 Temmuz 2020 - Kalkışmanın Öncülleri
- 26 Haziran 2020 - Bulutlar Sırlarını Sergilerdi
- 18 Haziran 2020 - Ölüm Şuuru
- 09 Haziran 2020 - Ölür müsün? Öldürür müsün?
- 27 Mayıs 2020 - 27 Mayıs, Demokrasi Ve Özgürlük Adası
- 15 Mayıs 2020 - Habersiz Değilsin Allah'ım
- 27 Nisan 2020 - Pretoryanizm ve 27 Nisan E-Muhtırası
- 23 Nisan 2020 - Mübarek Ola
- 10 Nisan 2020 - Baharı Beklerken
- 02 Nisan 2020 - Algı Yönetmenleri
- 26 Mart 2020 - Tarifsiz Acılar Sardı Her Tarafımızı
- 20 Mart 2020 - Değerlerimize Dönme Vakti
- 13 Mart 2020 - Darbeler ve Darbeler (III)
- 05 Mart 2020 - Darbeler ve Darbeler (II)
- 28 Şubat 2020 - Darbeler Ve Darbeler (I)
- 20 Şubat 2020 - Tüketim Çılgınlığı (II)
- 13 Şubat 2020 - Tüketim Çılgınlığı (I)
- 07 Şubat 2020 - O Eski Kışlar (II)
- 29 Ocak 2020 - O Eski Kışlar
- 17 Ocak 2020 - Değişim Zordur
- 11 Ocak 2020 - Meritokrasi Ve Liyakat Üzerine (3)
- 02 Ocak 2020 - Meritokrasi Üzerine Bir Deneme (2)
- 11 Aralık 2019 - Meritokrasi Üzerine Bir Deneme (1)
- 03 Aralık 2019 - SENİ DE GETİRSİNLER BANA
MUSTAFA KÜÇÜKTEPE
KUDÜS GÜNLÜKLERİ -VI- -YENİ-
KUDÜS GÜNLÜKLERİ -VI-
Mustafa KÜÇÜKTEPE
Nebi Musa Külliyesi
Mûsa Aleyhisselâm’ın kabrinin bulunduğu külliyeye doğru yola çıktık. Dağların kıvrımında yükselen o mütevazı külliyeye yaklaşırken, içim birden sessizleşti. Rüzgâr, dağların eteklerinden yüzüme çarptığında, sanki “Vadi-i Tuvâ”nın yankısı çarpıyordu.
Yol dar, sessiz, taşlar sıcak… Ama kalbim bir nehir gibi çağlıyordu. Sanki çölün içinden değil, tarihin içinden geçiyorduk. Hava ağırdı, rüzgâr suskundu, her kum zerresi yüzyılların yorgunluğunu taşıyordu. Otobüs ilerledikçe, içimde anlatılamayan bir şey büyüyordu; bir düğüm, bir sızı, bir çağrı.
Otobüstekiler sohbet ediyor, fotoğraflar çekiyor, manzara izliyordu; ama ben, sanki görünmeyen bir yere çekiliyordum. Sanki birinin adı kalbime fısıldanmıştı:
Musa… Musa… Musa…
Yol kıvrıldı, yükseldi, sonra tekrar uzadı. Kayalar, vadiler, suskun tepeler… Her şey konuşmadan anlatıyordu ki burası peygamber adımlarının yankısını hâlâ taşıyan bir toprak. İçimde bir ayet belirdi, hiç sebepsiz, kendiliğinden: “Biz seni gözetimimiz altında yetiştirdik.” (Tâhâ 39)
Dağların arasında yankılanan sessizlikte, Mûsa’nın duası bana dokundu. Bir el sanki omzuma değdi, görünmeyen, ama hissedilen bir el. Rüzgârın sesi, bir tesbih gibiydi.
Bu yol, taşlarla değil dualarla örülmüş bir yoldu. Yol, ayetin anlamı gibi hissedildi, Kaderin gözetimi, ilahî bir yürüyüş. Kim bilir, belki o gün oraya kendi irademle değil, çağırılarak gidiyordum.
Külliyenin kapısına vardığımızda ayaklarım bir an durdu. Gözlerim doldu, sebepsiz değil, açıklanamaz. O an hiçbir kelime yoktu, sadece his vardı. İçeri girdiğimde kalbime saplanan duygu bir anda yükseldi: Koca bir hayat bir bebekle başladı… Nil’de bir beşik… ve şimdi burada taşlara sığmayan bir hatıra.
Avluda ilerlerken adımlarım ağırlaştı, sanki her adımda bir çağ yıkılıyordu. Rüzgâr esti… ama rüzgâr değildi, bir yoklama gibiydi. Sanki “geldin” diyen bir ses, bir sıcaklık, bir hatırlanış.
Mezarın olduğu kısma yaklaştığımda kalbimdeki düğüm artık dayanmıyordu.
O anda içimden sadece şu dua döküldü: “Rabbim, göğsüme genişlik ver, işimi bana kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz.” (Tâhâ 25–27)
O kapının eşiğinde sadece dua ettim: “Rabbim, beni de Musa gibi sabırla yürüyenlerden eyle.”
Bir çocuk… Nil’in soğuk sularında değil, kaderin sıcak avuçlarında uyuyan bir çocuk.
Ve bir ayet göğün derinliğinde yankılanıyor: “Biz Musa’nın annesine, onu emzir, korktuğunda onu suya bırak, Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız.” (Kasas 7)
Su bir beşik oldu. Nehrin akışı, Firavun korkusunu değil, Rabbin vaadini taşıdı. Bir annenin gözyaşı Nil’e değil, Rahman’a aktı.
Musa’nın çocukluğu saraylarda geçti; fakat kalbi saraylara değil, göklerin adaletine açıldı.
Gençliğinde gücün değil, mazlumların tarafını seçti. İmtihan, kaderin sessiz bir öğretmenidir. Ve insan bazen adalet uğruna öfkesini bile dizginlemeyi öğrenir.
Sonra hicret, yani insanın kendinden ve hatalarından Allah’a yönelişi. Uzaklaşmak değil, aslında yaklaşmaktı.
Ve bir gün gecenin karanlığında, dağın eteğinde hakikatin nidası parladı:
“Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar, çünkü sen kutsal vadide, Tuva’dasın.”
(Tâhâ 12)
İşte peygamberliğin başladığı yer; insanın bütün benlik yüklerinden soyunduğu yer.
Bir ses, bir ateş, bir yakınlık. Dağın sessizliği bile duaya dönmüştü.
Sonra emir geldi: “Git, Firavun’a.”
Kibir dağlarıyla çevrili bir adama. Hz Musa tedirgin oldu ve “Rabbim! Göğsüme genişlik ver, işimi bana kolaylaştır, dilimdeki düğümü çöz.” Dedi. (Tâhâ 25–27) Ve Allah, duayı cevapsız bırakmadı: Harun’u kardeş, yoldaş, dua ortağı yaptı.
Yıllar sonra asırların gerisinde kalan o çağrı benim yolculuğumda yeniden yankılandı.
Nebi Musa’nın bulunduğu mekâna yaklaştığımda kalbimde garip bir titreme vardı.
Her ziyaret bir çağrıdır; herkes gidemez.
Külliyenin kapısından içeri girerken Peygamber Efendimizin rivayetini hatırladım: “İsra gecesinde Mûsâ’ya uğradım kırmızı tepenin yanında kabrinde namaz kılıyordu” (Nesâî, 1986b, s. 215 Kıyâmü’l-Leyl 15, (No: 1631, Müslim, İman 259) Demek ki peygamberler ölmezler;
onların nefesleri dünyadan kesilmez, sadece perde değiştirir.
Elimi uzattım duaya taşlara değil; zamansızlığa. Ve içimden şu söz yalnızca bir yankı olarak değil, bir teslimiyet olarak aktı: “Ben Musa’ya bir şey istemeye değil, Musa’nın duasını içime yerleştirmeye geldim.” Gözyaşım aktıkça yüklerim dökülüyordu. Küçüklüğüm, çaresizliğim, korkularım, söyleyemediğim cümleler, içimde taşıdığım bütün sessiz çığlıklar…
Avluda yürürken taşlardan çok duaların ağırlığını hissettim. Sessizlik konuşuyor gibiydi.
Belki kimse mezarın yerini tam bilmiyordu. Ama O büyük Resul, ruhuyla oradaydı, bizimleydi.
Bir rüzgâr esti, çöl rüzgârı. Sanki Musa’nın asasının gölgesi toprağa düşmüş gibi…
O an kendi içinden yükselen sızı, bir duaya dönüştü: “Rabbim, göğsüme genişlik ver…”
Ben Musa’ya dua etmeye gelmemiştim, Musa’nın duasını alıp kendi kalbine geri dönmeye gelmiştim.
Yolculuk sona erdi belki ama içimdeki yolculuk yeni başlamıştı. Dönerken otobüs camından çöle bakıyordum: aynı kum, aynı dağlar… ama ben başka bir insandım. Çünkü Musa’nın hayatı okunmak için değil, ayağa kalkmak için vardır. Bir peygamberin kıssası hikâye değil, uyandırıcı bir çağrıdır. Ve Resûlullah’ın şu hadisi kulağımda yankılandı: “Peygamberlerin kabirlerinden Allah’a ibadet ettikleri bildirilmiştir.” (Ahmed b. Hanbel rivayetleri) Demek ki peygamberler ölmezler. Vücutlar toprağa girer; ama peygamberler duanın içinde kalırlar.
Ve şimdi kalbim fısıldıyor:
Bazen insan Nil’e bırakılmış bir bebek kadar çaresiz hisseder ama Allah kaderi taşır. Bazen insan Tuva vadisindeki Musa kadar yalnız hisseder ama Allah konuşur. Bazen insan Firavunlar karşısında tedirgin olur ama Allah dillerdeki düğümü çözer. Yeter ki yürek asaya dönüşsün, Allah da denizi yarar. Belki bu yüzden Musa’nın hayatıyla benim yolculuğum aynı yere dokunuyor:
İnsanın en büyük mucizesi, Allah’a yöneldiği andır, fısıltı devam eder:
“Git… çünkü hiçbir kul, Allah’a yöneldiğinde yalnız değildir.”
Döndüğümüzde herkes yorgundu; ama ben yorgun değildim, eksilmiştim ve tamamlanmıştım aynı anda. Otobüs camından çöle bakarken, Belki Nil’e bırakılmış bir bebekle, hayatın ortasında bırakılmış bir insan arasında fark yoktu. Belki Tuva Vadisi’ndeki Musa’nın yalnızlığıyla,
şehirlerin kalabalığında yalnız yürüyen bizler aynıydık. Belki asadan deniz yaran şey Allah'ın kudretiydi, ama o kudreti çağıran şey kulun kalbinde biten teslimiyetti.
Ve ben o gün şunu öğrendim: İnsan bazen bir peygamberin duasını bulmak için yola çıkar,
ama aslında kendi kendisini bulur.
Karanlık bir gecede, rüzgârın bile sustuğu bir vadide Musa bir ışık gördü. Ailesine, “Durun, bir ateş gördüm; belki size ondan bir haber getiririm” dedi. Ama o ateş, sadece ısıtan değil; çağıran bir ışıktı. Yaklaştığında duyduğu ses, zamanın başlangıcından beri yankılanan aynı sesin yankısıydı:
“Ey Musa! Ben, şüphesiz senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen kutsal Tuva vadisindesin.” (Tâhâ, 11–12)
O an, Musa yalnızca bir peygamber değil; insanın içindeki uyanışın sembolü oldu.
Ayakkabısını çıkararak dünyadan sıyrıldı, benliğin tozunu geride bırakıp ilahî sese kulak verdi.
Tuva vadisi, coğrafyada değil; kalpteydi. O ateş, hâlâ her insanın içinde yanıyor bir gün, bir kelimeyle: “Ben senin Rabbinim.”
Musa, Rabbine “Rabbim, Sana bakayım, seni göreyim” dediğinde, dağ sarsıldı, toz duman içinde kaldı. O dağ, aslında insanın kalbiydi; görmeye dayanamayacak kadar küçük, inanmak için yeterince büyük.
“Rabbim! Bana görün.” Allah buyurdu: ‘Beni asla göremezsin; ama dağa bak, eğer yerinde kalırsa sen de göreceksin.’ Dağ yerle bir olunca Musa baygın düştü.” (A’râf, 143)
O anda Musa anladı ki, Allah gözle değil, özle görülür. Ve hakikate yaklaşmak, benliğin bayılmasıyla mümkündür.
Musa kavmine döndüğünde, onları denizin öte yakasında özgür buldu ama kalpleri hâlâ zincirliydi. Deniz yarılmış, kölelik bitmişti ama nefis köleliği sürüyordu.
“Onları denizden geçirdik; sonra bir topluma rastladılar, onların putlarına tapıyorlardı.
Dediler ki: ‘Ey Musa! Onların ilahları gibi bize de bir ilah yap!’” (A’râf, 138)
İnsanoğlu, özgür kaldığında ne yapacağını bilmez. Yıllarca köle olmuş bir kalp, özgürlüğün ağırlığını taşıyamaz. Bu yüzden Musa’nın halkı, göğe bakmak yerine altına döndü.
Kendi elleriyle bir buzağı yaptılar; böğüren ama konuşmayan, ışıldayan ama yol göstermeyen bir ilah.
Altın, o günden bugüne değişmedi. Sadece şekil değiştirdi. Artık tapınak yok, ama ekranlar var; buzağı yok, ama arzular var. Musa’nın kavmi, biziz. Her buzağının kalbinde bir “ben” heykeli duruyor.
Sonra uzun bir yürüyüş başladı; çölün, yalnızlığın, sabrın yürüyüşü. Kırk yıl süren bu yolculuk, aslında insanın içindeki olgunlaşmanın süresiydi. Kudret helvası gökten indi, ama onlar yine de şükretmediler: “Ey Musa! Biz tek çeşit yemeğe dayanamayız.” (Bakara, 61)
İnsan, mucizeye alıştığında nimeti unutur. Çöl, sabrın öğretmenidir; orada su azdır ama hikmet boldur. Allah’ın sesi, bolluğun değil yokluğun içinden gelir. Musa’nın kavmi, çölden geçerken aslında kendilerinden geçemedi.
Firavun, sularda boğuldu; ama onun ruhu hâlâ insanın içinde yaşıyor. O ses, “Ben daha iyisini bilirim” diyen egonun sesidir.
“Firavun dedi ki: Ben sizin en yüce Rabbinizim.” (Nâzi‘ât, 24)
Her insanın içinde bir Firavun vardır, ama aynı zamanda bir Musa da vardır.
İkisi her an karşı karşıya durur: biri “ben” der, diğeri “O.” Biri sarayda yaşamak ister, diğeri çölde Allah’ı arar. Hayat, bu iki sesin mücadelesidir.
Deniz hâlâ orada. Asa hâlâ elde. Her korkunun, her nefsin, her karanlığın içinde bir Musa sesi yankılanıyor: “Ey kavmim! Allah’a güvenin; eğer mü’minlerseniz, yalnız O’na dayanıp güvenin.” (Yûnus, 84)
Musa’nın hikâyesi bitmedi, çünkü insanın nefsi bitmedi. Her gün yeni bir deniz yarılıyor, her gün yeni bir buzağı yapılıyor ve Allah her defasında sabırla çağırıyor: “Ey insan! Kırık levhalarından da rahmet çıkar.”
Artık Musa’nın asası bizim elimizde. Bir dua, bir teslimiyet, bir fark ediş kadar uzağımızda.
Denizin ötesinde bir vaha yok, çölün ortasında bir huzur var. Yeter ki asayı yere vur.
“Ey Rabbim, denizimi yar.
Firavunumu sustur.
Buzağımı erit.
Bana sabırla levhalarımı yeniden okut.
Ve beni, Musa’nın yolunda yürüyenlerden kıl.”
Ve sonra, sessizlik...
Tuva vadisinin ateşi yine yanıyor.
Musa’nın sesi, zamanın taşlarında hâlâ yankılanıyor:
“Gerçek özgürlük, teslimiyettedir.”




Henüz Yorum yok