MUHAMMED ŞAMİL GENÇOSMANOĞLU

ULUSLARARASI ÖĞRENCİLER İLE GÖNÜL KÖPRÜSÜ KURMAK

ULUSLARARASI ÖĞRENCİLER İLE GÖNÜL KÖPRÜSÜ KURMAK

"Bir Ailenin Hatırası, Bir Ülkenin İmajı"

Yurt dışından gelip ülkemizde eğitim gören genç kardeşlerimiz, Ramazan’ı ailelerinden uzakta geçiriyorlar. Birçoğu için bu mübarek ay; annesinin hazırladığı iftar sofrasından, babasının duasından, kardeşlerinin neşesinden uzak geçiyor. İşte tam burada bize düşen bir sorumluluk var: Bu öğrencileri iftara davet etmek. Mesele burada sadece bir sofra kurmak değil; bir gönül köprüsü inşa etmek. Ramazan’ı ailelerinden uzakta geçiren bu gençler için iftar vakti, yalnızca biyolojik bir açlığın giderilmesi değil, sadece karın doyurmak değil; aidiyet duygusunun en yoğun hatırlandığı andır.

Bugün ülkemizde 250-300 bin civarında yurt dışından öğrenci var. Devletimiz elhamdülillah çok güçlü ki bu öğrencileri misafir edebiliyor, okutabiliyor. Bu öğrencilerin büyük bir kısmı devletimizin bursu ile okuyor. Son 20 yılda okuyan ve mezun olan öğrenci sayısı milyonu geçti. Bu ne demektir, şöyle bir düşünün…

Bugün ülkemize gelen uluslararası öğrenciler, sadece bir üniversitenin kaydında yer alan isimler değildir. Onlar, kendi ülkelerinin geleceğinde söz sahibi olma ihtimali taşıyan gençlerdir. İçlerinden akademisyenler çıkacak, bürokratlar yetişecek, iş insanları, sanatçılar, kanaat önderleri olacak. Yarın kendi toplumlarında karar verici konumlara geldiklerinde; hafızalarında bir Türkiye resmi taşıyacaklar. Olayın boyutunu düşünebiliyor musunuz?

Bizim için muazzam bir imkân, müthiş bir fırsat.

Millet olarak bize de burada görevler düşüyor. Bu öğrencilere Ramazan ayında soframızı açmak. Onları misafir ettiğimizde hem Allah için bir ihtiyaç sahibini doyurmuş olacağız (öğrencinin kalemi altından dahi olsa ona zekât düşer demiş kudemâ), hem de ülkemizin yapmaya çalıştığı uluslararası eğitim diplomasisine katkı sağlamak.

Aşağı yukarı her ilde var bu öğrencilerden. Mesela, Konya’da 6 bin civarında, Karabük’te 11 bin civarında var. Her ilde de bu öğrencilerle ilgilenen bir dernek var. Konya’da İki Doğu İki Batı Uluslararası Öğrenci Derneği var mesela. O derneklerden, kendi sofranız büyüklüğünde, gücünüz yettiğince sayıda öğrenci isteyin, akşam evinizde beraber iftar edin. Mahallenizin imamına sorun” hocam yabancı öğrencilerle ilgilen bir dernek var mı” diye. O bilmezse bilen mutlaka bilen bir imam arkadaşı vardır. Hiçbir derneğe ulaşamazsanız bile üniversitenin, yüksekokulun oraya gidin; en azından renginden belli olan bazı öğrencilerle tanışın, telefonunuzu verin; “Yarın 3-5 ya da 7-8 arkadaşınızla buyurun bize iftara gelin” deyin.

Anadolu’da misafir “yük” değildir, “bereket”tir. Çünkü bu topraklarda kapı, sadece evin kapısı değildir; gönlün de kapısıdır. Kapıya gelen kim olursa olsun (tanıdık ya da yabancı, yakın ya da uzak)  önce gönülde yer bulur. “Hoş geldin” denildiğinde aslında sadece bir karşılama yapılmaz; bir kabul, bir sahipleniş, bir emniyet hissi sunulur.

Bizim kültürümüzde misafire ayrılan yer, evin en güzel köşesidir. En temiz örtü serilir, en güzel tabak çıkarılır. Bu bir gösteriş değil; değer vermenin ifadesidir. Çünkü misafir, Allah’ın gönderdiği bir lütuf olarak görülür. “Misafir rızkıyla gelir” sözü, aslında bereket anlayışımızın özetidir. Paylaştıkça eksilmediğine, aksine çoğaldığına inanan bir medeniyetin sözüdür bu. “Misafir rızkıyla gelir” ifadesi, İslâmî varlık anlayışının gündelik hayata yansımasıdır: Rızık, insanın sahip olduğu bir nesne değil; paylaştıkça çoğalan bir ilâhî takdirdir.

Sofraya buyur etmek ise başlı başına bir medeniyet davetidir. Sofra, bizim için sadece yemek yenen bir yer değil; terbiyenin, muhabbetin ve irfanın aktarıldığı bir meclistir. Büyükler konuşurken edep öğrenilir, dua edilirken teslimiyet öğrenilir, ekmek bölüşülürken şükür öğrenilir. Bizde sofra okuldur. Sofra, insanları eşitleyen bir mekândır. Orada unvanlar askıya alınır; statüler geri çekilir. Aynı sofrada oturmak; sosyal statülerin, unvanların, farklılıkların geride bırakıldığı bir eşitlenme anıdır. Herkes aynı ekmeğe uzanır, aynı sudan içer, aynı vakitte orucunu açar.

Aynı ekmeği bölüşmek, aradaki mesafeleri kısaltır. Aynı duaya “âmin” demek, kalpleri birbirine yaklaştırır. O an belki küçük görünür; ama bir ömür unutulmayacak bir hatıraya dönüşebilir. Yıllar sonra bir öğrenci, “Türkiye’de bir aile beni evinde ağırlamıştı” dediğinde, aslında bir milletin karakterini anlatmış olur.

Çünkü Anadolu irfanı bilir ki; kalbe dokunan ikram, mideyi doyuran yemekten daha kalıcıdır. Misafir gider, fakat bırakılan muhabbet izi kalır. Ve o iz, bazen bir insanın bir millete bakışını değiştirecek kadar derin olur.

Konferans salonları bilgi verir; ama evler duygu verir. Resmî kurumlar düzeni gösterir; ama aile ortamı ruhu gösterir. Bir milletin gerçek karakteri, gündelik hayatında saklıdır. Samimi bir aile ortamı, içten bir sohbet, “Memleketin neresi?”, “Ailen ne yapar?”, “Ramazan’ı orada nasıl geçirirsiniz?” gibi sahici sorular… Bunlar küçük gibi görünür; fakat insanın kalbine dokunan temas noktalarıdır.

 “Misafir diplomasisi” dediğimiz şey, tam da burada başlar. Devletler arası ilişkiler anlaşmalarla yürür; fakat milletler arası bağlar hatıralarla kurulur. Bir öğrenci, ülkesine döndüğünde Türkiye’yi sadece tarih kitaplarından ya da haberlerden değil; “Beni evinde ağırlayan o aile” üzerinden anlatır. Türkiye onun için bir coğrafya olmaktan çıkar; yüzü, sesi, tebessümü olan bir hatıraya dönüşür.

Bu, görünmeyen ama derin etkisi olan bir güçtür. Yumuşak güç dediğimiz şey; (diplomasi)kültürle, ahlâkla, misafirperverlikle inşa edilir. Samimi bir ev ziyareti, bazen yıllar sürecek dostlukların temelini atar. Birlikte içilen çayın hatırı, kimi zaman diplomatik krizlerden daha kalıcı olur.

Unutmamak gerekir ki insanlar ülkeleri önce kalpleriyle tanır. Eğer kalbinde bir sıcaklık oluşmuşsa, zihnindeki yargılar yumuşar. İşte bu yüzden evlerimizde kurulan iftar sofraları, aslında geleceğe atılan stratejik ama son derece insani adımlardır.

Bir gencin kalbinde yer etmek; bir ülkenin hafızasında yer etmektir. Ve bu, çoğu zaman büyük bütçelerle değil; içten bir “hoş geldin” ve samimi bir hasbihal ile mümkündür.

Soframızı açmak, “Bu ülke sana yabancı değil” demektir.

Hasbihal etmek; “Seni önemsiyoruz” “Varlığın bizim için kıymetlidir” demektir.

Birlikte dua etmek ise, “Aynı hakikate yöneliyoruz” inancımız bir” demektir.

Çocuklarımızın da bu iklime şahit olması ayrı bir kazançtır. Farklı coğrafyalardan gelen gençlerle tanışmaları, ümmet bilincini ve insanlık ufkunu genişletir. Aynı kıbleye yönelen, farklı diller konuşan ama aynı duaya “âmin” diyen insanların varlığını görmek; evlatlarımız için de büyük bir eğitimdir.

Bu Ramazan’da evlerimizi sadece misafire değil; yeni dostluklara, kalıcı kardeşliklere açalım. Küçük ya da büyük sofra fark etmez. Önemli olan; o sofranın etrafında oluşacak muhabbet halkasıdır.

Ramazan, paylaştıkça çoğalan bir berekettir; fakat bu bereket yalnızca maddî değildir. Asıl çoğalan, kalpteki genişliktir. Eğer bir gencin hafızasında bu ülkeye dair sıcak bir iz bırakabiliyorsak, aslında geleceğe dair bir umut inşa etmiş oluruz.

Çünkü bir insanın kalbinde yer etmek; bir milletin yarınında yer etmektir.

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri