MUSTAFA KÜÇÜKTEPE

MİRAÇ HÂLÂ SÜRÜYOR -YENİ-

MİRAÇ HÂLÂ SÜRÜYOR

                                                                                          Mustafa KÜÇÜKTEPE

Niyetim bir şehre bir ülkeye seyahat etmek, turistik bir gezi yapmak değil, çok kutsal bir çağrının peşine düşmek, kutsal izleri yerinde görmekti. Öyle izlerdi ki tüm peygamberlerin ayak bastığı yüzlerce sahabenin adım attığı, Hz. Ömer’in, Selahattin Eyyubi’nin fethettiği mübarek topraklardaki izlerdi. İsra ve Miraç gecesinin izleriydi.

Tüm bu  izleri sürerek Kudüs’e, Mescid-i Aksâ’ya gidiyordum. Bazı gecelerin sıradan olmadığına, bazen tek bir gecenin bin yıldan daha ağır, daha parlak ve daha kutlu olduğuna inanarak yola çıkmıştım.

Kudüs’e vardığımda gece hâlâ sürüyordu. Şehir, sanki Miraç’tan kalma bir sessizliği korumaya yemin etmişti. Taşlar konuşmuyor ama her şeyi hatırlıyordu. Mescid-i Aksâ’nın avlusuna ilk adımımı attığımda zaman kırıldı; takvimler sustu, saatler dağıldı. Orası dünün, bugünün ve yarının aynı anda secde ettiği bir mekândı. Kalbim önümden yürümeye başladı. Çünkü burası, bir gecede bütün âlemlerin birbirine bağlandığı yerdi.

Ve işte o kutsal mekana ayak basmıştım. Karşımda Kubbetü’s Sahra, hemen güneyinde kıble mescidi… Kubbetü’s Sahra’nın içinde dışardan sapsarı görünen kubbenin altında muallak kayası, altında mağara mescidi, kubbenin yanında peygamber mihrabı, ruhlar kubbesi…

İsra ve Miraç… Bir gecenin içine sığdırılmış ilâhî bir davet. Toprağın göğe emanet edildiği, insanın kendi sınırlarını aştığı gece.

İsra, Mekke’den Kudüs’e uzanan bir yürüyüş değildi sadece. O yürüyüş, insanın kendi içindeki karanlığa doğru attığı ilk adımdı. Miraç ise o karanlıktan göğe yükselen bir duaydı.

Bir gece vardı,
taşlar dile gelmişti,
yollar secdeye durmuştu.

Bir gece vardı,
gök kapıları açılmış,
sadece insan çağrılmıştı...

Peygamber Efendimizin (s.a.v) Mescid-i Aksâ’ya girdiği kapının önünde durdum. Oraya bir mescid yapılmıştı. Burak Mescidi. Arka tarafı burak duvarı (Yahudilerin ağladığı duvar). Burası dünya ile sema arasındaki en ince çizgiydi. Orada anladım ki İsra, yürüyerek aşılan bir mesafe değil; teslimiyetle geçilen bir eşiğin adıdır. Buraya efendimiz Burak’ını bağlamıştı. O gece bağlanan bir hayvan değildi; insanlığın kendisiydi. Akıl bağlanmış, kalp serbest bırakılmıştı. Sanki Burak’ın nefesi taşlara sinmişti de biz o nefesleri duyar gibiydik. Oradaki izler göğe yürüyen bir itaatin izi gibi duruyordu.

Nebi Mihrabı’na vardığımda dizlerim kendiliğinden çözüldü. Bütün peygamberlerin saf saf durduğu o an… Hz. Âdem’den Hz. İsa’ya kadar bütün risaletin, Hz. Muhammed’in (s.a.v) arkasında namaza durduğu o büyük secde… Zamanın bütün nehirleri tek bir yatakta toplanmıştı. Ayrılık yoktu, rekabet yoktu; yalnızca hakikatin tek safı vardı. İnsanlık, bir kez olsun bölünmemişti. Nebi mihrabında namaz kılmak, arkadaki alanda tüm peygamberlerin saf tuttuğunu bilmek benim için hazların en lezzetlisiydi.

Sonra Muallak Kaya… Ne tamamen yere ait ne bütünüyle göğe. Askıda kalmış bir sır gibiydi. Üzerine basılıp Yüceler Yücesine yükselinen taş… Kaya’ya baktım; o da bana baktı. Ne büyük bir ikramdı senin üzerine basılarak Rab’be doğru yol almak. Üzerinden bir Kutlu Nebi geçti. Sen de niyetlendin göklere doğru… Nebi “dur” demeseydi Sidretü’l-Müntehaya ulaşacaktın… Sen ne büyük bir izzetle şereflendin ey Kaya.

Muallak Kaya’nın altındaki mağara mescidi ise insanın iç dünyası gibiydi: aşağıda suskunluk ve korku, yukarıda umut ve nur. Orada oturmak, namaz kılmak, Kuran okumak, dua etmek ne büyük bir bahtiyarlıktı. Miraç tam da buydu aslında; insanın kendi karanlık mağarasından çıkarak aydınlığa yürüyüşü.

Bir taş vardı,
göğe eğilmişti.
Bir insan vardı,
secdeyle hafiflemişti.

Muallak Kaya’nın üzerine inşa edilmiş Kubbetü’s Sahra, gecenin koynunda altın bir dua gibi duruyordu. Yüzyıllardır İsra ve Miraç gecesinin şahitliğini eksiltmeden taşıyan bir mühür… Ona bakarken kalbimde ince bir sızı büyüdü. Bu kutlu gecenin, bu kutsal gecenin mirasını, bu kadar yaralı bir şehir taşıyordu.

Ey gece,
sen bir mucizeyi sakladın,
biz emaneti unuttuk.

Ey Miraç,
sen göğe açıldın,
biz yeryüzünde ağırlaştık.

Miraç, ağırlığını bırakabilenlerin yoluydu.

Kudüs’te Mirac’ı düşünmek, insanın kendi kalbine bakması gibiydi. Çünkü her kalp bir Mescid-i Aksâ’dır: ya işgal altındadır ya da özgür. Ve her gece, insan secdeye varabilirse, bu bir Miraç’a dönüşebilirdi.

Dönerken biliyordum: Türkiye’ye yalnızca bedenim gidecekti. Ruhum hâlâ o gecede kalacaktı; Muallak Kaya’nın gölgesinde, Nebi Mihrabı’nın sessiz safında… Çünkü İsra ve Miraç gecesi yaşanıp biten bir gece değildir. O geceyi, insan hatırladıkça o gece devam eder.

Ve o an idrak ettim: İsra ve Miraç yalnızca Peygamberimizin (s.a.v) yükselişi değil, ümmete bırakılmış ağır bir emanetti. Bu gece, insanın ne kadar yükselebileceğini gösterdiği kadar, ne kadar aşağılar aşağısına düşebileceğini de hatırlatıyordu. ( Tin Suresi, 4-5)

Miraç, göğe çıkmak değil; yere düşmemeyi öğrenmektir. Çünkü Namaz, “müminin miracı”dır.

Miraç hâlâ sürüyor. İnsan hatırladıkça, secdeye vardıkça, yere düşmemeyi öğrendikçe…

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri