MUHAMMED ŞAMİL GENÇOSMANOĞLU

NASIL İMAN EDİLİR ?

NASIL İMAN EDİLİR ?

“İman: Akılla Başlar, Kalpte Derinleşir, İradeyle Hayat Bulur”

İman dediğimiz hakikat, anlık bir kabulleniş değil; başı, yönü ve istikameti olan bir süreçtir. Bu süreç, akılla başlar; kalbin tatmin olmasıyla derinleşir ve nihayetinde bilinçli, kararlı bir iradeyle hayata yansır. İman yolculuğu, düşünmeden inanmakla değil; düşünerek yönelmekle başlar.

İmanın sahih ve köklü olabilmesi için kalbin tatmin olması esastır. Bu tatmin, duygusal bir rahatlamadan ibaret değildir; hakikatin akıl tarafından idrak edilmesi ve kalbin bu idraki iç huzuruyla onaylamasıdır. Kalbi tatmin eden şey, aklın doğruyu arama çabasıdır. İnsan, hakikatin peşine düşüp doğruyu bulma niyetiyle yola çıktığında, bu gayret onu Allah’ın el-Hâdî isminin tecelli ettiği hidayet iklimine taşır. Çünkü el-Hâdî, doğru yola ileten; arayanı yoluyla buluşturandır.

İnsanın niyeti ve samimi gayreti, onu ilahî bir çekim alanına sokar. Kur’ân’ın açık hükmü şudur:

“Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d 11)

Bu ilahî ilke, değişimin önce kulda başladığını ortaya koyar. İnsanın iç dünyasında beliren değişme isteği, iradesi ve çabası; ilahî yardımı celbeden asıl sebeptir. Nitekim Kur’ân bu hakikati şöyle bildirir:

“Bizim uğrumuzda mücadele edenleri elbette yollarımıza hidayet ederiz. Şüphesiz Allah, muhsinlerle beraberdir.” (Ankebût 69)

Bu ayet açıkça göstermektedir ki hidayet, gösterilen samimi gayretin ardından gelen bir ilahî lütuftur. Hidayet; zorla yönlendirme değil, hakikate bilinçli bir katılıştır. İnsanın yöneldiği niyet, onun yolunu belirler. Neye dönersen, yolun oraya çıkar. Allah insana yolu gösterir; fakat o yolda yürümek, insanın iradesine bırakılmıştır.

Bu sebeple hidayet, dışarıdan dayatılan bir yönlendirme değil; içten başlayan bir uyanış, bir arayış ve bir yöneliştir. Allah, keyfî bir dileyişle değil; samimiyetle arayanlara hidayet nasip eder. Doğru yola iletecek olan yalnızca Allah’tır; ancak bu yol, arayan kalplere açılır.

İman kelimesini incelediğimiz zaman lügatte, bir şey'e tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten bağlanmak demektir.

Dînî anlamda baktığımızda yani ıstılahî manada ise, Allah'ın varlığına, birliğine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed'in (asm) peygamber olduğunu ve bize bildirdiği şeylerin hepsinin hak ve doğru bulunduğunu, hiçbir şüphe duymadan kabul ve tasdik etmektir.

İslâm’a göre iman; Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Yüce Allah’tan getirdiği hakikatlerin tamamının doğru olduğunu kabul etmek ve bu doğruluğu kalple tasdik etmektir. Bu tanım dikkatle okunduğunda, imanın merkezinde peygambere iman meselesinin yer aldığı açıkça görülür.

Zira peygamber, insanın karşısına yalnızca bir bilgiyle değil, bir teklifle çıkar. Bu teklif, mevcut hâlden başka bir hâle geçmeyi; alışılmış bir yaşam biçiminden, yeni bir hayat nizamına yönelmeyi içerir. Peygamberlik, insanı olduğu yerde bırakmaz; onu dönüştürmeyi, değiştirmeyi ve yeniden inşa etmeyi teklif eder.

Allah’a iman meselesi aslında akıl sahibi bir insan için son derece zor bir konu değildir. Bu kâinatın, bu evrenin, bu kusursuz düzenin bir sahibi olduğu; hiçbir şeyin başıboş ve tesadüfî olmadığı gerçeği apaçık ortadadır. Allah'a iman etmemek zor değildir. Aslolan, Allah'a imandır. İnsanın yapısı Allah'a iman etmeye kodlu yaratılmıştır. İnsanlara bir dine inanmak zor geliyor. Allah'a iman etmemek gerçekten de çok zorlama bir şeydir. "Dine inandım" demekle iş bitmiyor ki. O yüzden dinin isteklerini, şartlarını, tekliflerini yerine getirmek nefislerine zor geldiği için "ben ateistim", "ben deistim" diyorlar. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da böyle olacak. Nitekim Asr-ı Saadet’te de durum buydu. Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati şöyle ifade eder:

“Andolsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı, güneşi ve ayı kim buyruk altına aldı?’ diye sorsan, muhakkak ‘Allah’ diyeceklerdir…..” (Ankebût 61; Lokman 25; Zümer 38)

Yani problem, Allah’ın varlığını inkâr etmek değildi. Asıl mesele, peygamberi devreye sokan iman anlayışıydı. Çünkü peygambere iman, beraberinde bir dini, bir ahlâkı ve bir düzeni kabul etmeyi gerektiriyor.

Bugün de insanların temel sorunu çoğu zaman ateizm değil, deizmdir. Allah’ın varlığını ve birliğini kabul eden; fakat peygamberi ve kitabı reddeden bir anlayış yaygındır. Bu yaklaşımda olanlar, aslında Allah’ı inkâr etmezler; fakat Allah’ın insan hayatına müdahil olmasını sağlayan teklifi kabul etmezler.

Dolayısıyla mesele, yalnızca Allah’a inanmak değil; Allah’ın, peygamber aracılığıyla sunduğu hayat çağrısını kabul etmektir. İşte bu noktada peygambere iman, imanın en kritik ve belirleyici unsuru olarak karşımıza çıkar.

İman, insanın varoluşuna anlam veren en derin kabuldür. Sadece zihnin bir tasdiki değil; kalbin sükûnetle yerleştiği, gönlün huzur bulduğu bir yöneliştir. Bir şeyi iman konusu hâline getiren şey, onun hakkında bilgi sahibi olmak değil; o bilginin kalpte kök salması, insanın bütün varlığını kuşatmasıdır. Bu sebeple iman, kuru bir onay değil; içten, yürekten ve tereddütsüz bir benimsemedir.

Bu tasdik, dilde kalan bir beyanla sınırlı değildir. Kalbin razı oluşu, gönlün itminana ermesi ve insanın hayatını bu kabule göre şekillendirmesi iman gerçeğinin tabiî sonucudur. Çünkü iman, insanın yalnızca neye inandığını değil, nasıl yaşayacağını da belirler.

İman, İslâm düşünce geleneğinde aslında sadece kalbin kabullenişi değildir. Aklın beslediği, kalbin tasdik ettiği bilinçli bir yöneliştir. Kalp iman eder; fakat bu imanın sahih, köklü ve tatmin olmuş bir hâle gelmesi için aklın devrede olması gerekir. Kur’ân-ı Kerim’de tekrar tekrar yöneltilen “Düşünmez misiniz?” ve “Akletmez misiniz?” hitapları, imanın akıldan bağımsız bir alan olarak görülmediğini açıkça ortaya koyar. Hatta Kur’ân, düşünme fiilini doğrudan kalbe nispet ederek “Kalpleriyle düşünmezler mi?” buyurur. (Araf 179, Muhammed 24). Bu ifade, kalp ile akıl arasındaki kopmaz bağı gösteren en güçlü delillerden biridir.

İbrahim Aleyhisselâm’ın kıssası, bu ilişkinin en berrak örneğidir. Bir peygamber olmasına rağmen, Rabbine yönelerek “Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster; kalbim tatmin olsun”(Bakara 260) demesi, iman–akıl ilişkisinin sınırlarını ve yöntemini öğretir. Burada ne bir şüphe ne de bir inkâr söz konusudur. Aksine bu talep, imanın derinleşmesi, kalbin sükûnete ermesi arzusudur. Kalbin tatmini ise, aklın şahitlik edebileceği bir idrakle mümkün olmaktadır.

Bu hadise, İslâm’ın ne aklı dışlayan ne de aklı mutlaklaştıran bir din olduğunu gösterir. Burada savunulan şey, modern anlamda bir rasyonalizm değildir. Aklın her şeyin ölçüsü hâline getirilmesi de değildir. Söz konusu olan, aklın vahyin rehberliğinde işletilmesi; kalbi besleyen, imanı kökleştiren bir vasıta olarak kullanılmasıdır. Üstelik bu yöntem, bir peygamberin kişisel tercihi değil; bizzat Allah Teâlâ’nın öğrettiği bir iman metodolojisidir. Zira peygamberler keyfî konuşmaz; söyledikleri, ilahî iradenin bir dersidir. (Necm suresi 3) Burada peygamberleri vasıtasıyla Allah bizden tatmin olmayı, mutmain olmuş bir kalple iman etmemizi murat etmiş olabilir.

Bu metodoloji, iman meselesinin aynı zamanda bir tercih meselesi olduğunu da ortaya koyar. Kur’ân-ı Kerim, Bakara Sûresi’nin 256. âyetinde açıkça “Dinde zorlama yoktur” buyurarak, inanıp inanmama konusunda insana bir irade alanı tanır. Allah Teâlâ, doğruyu ve yanlışı, hak ile bâtılı bütün ilkeleriyle ortaya koymuş; tercihi ise kulun aklına ve iradesine bırakmıştır. Bu yönüyle iman, rastgele bir kabulleniş değil; düşünülmüş, tartılmış ve bilinçli bir tercihin ürünüdür.

Hidayet meselesi de bu çerçevede anlaşılmalıdır. Evet, hidayet Allah’tandır; bunda şüphe yoktur. Ancak bu hakikat, kulun tamamen edilgen olduğu anlamına gelmez. Hidayet, gayretle buluştuğunda tecelli eder. Kul düşünür, arar, yönelir, çaba gösterir; Allah da bu yönelişi hidayetle karşılar. Bu sebeple iman, ilahî lütuf ile insanî gayretin kesiştiği bir zeminde anlam kazanır.

O halde iman; akılla başlayan, kalpte tatmin bulan ve iradeyle tercih edilen bir hakikattir. Aklı devre dışı bırakan bir iman anlayışı da, kalpten kopuk bir akıl tasavvuru da insanı kemale erdirmez. İbrahim Aleyhisselâm’ın talebi, Kur’ân’ın hitapları ve “dinde zorlama yoktur” ilkesi bize aynı şeyi öğretir: Allah, kulunun düşünmesini ister; aklını kullanmasını ister; kalbinin bu düşünceyle tatmin olmasını ister. İman böyle inşa edilir.

Bu çerçevede iman, ne körü körüne bir kabulleniş ne de salt zihinsel bir onaydır. İman; aklın hakikati aramasıyla başlayan, kalbin bu hakikatle sükûnet bulmasıyla derinleşen ve iradenin bilinçli tercihiyle hayata taşınan bir varoluş duruşudur. Allah’a iman fıtrîdir; fakat bu iman, peygamberle anlam kazanır, vahiy ile yön bulur ve hayat nizamına dönüşür. Peygambere iman, insanı hakikatle baş başa bırakmaz; onu sorumluluk almaya, değişmeye ve dönüşmeye davet eder. İşte bu yüzden iman, sadece “inanıyorum” demek değil; inanmanın gereğini üstlenmektir. Akıl düşünür, kalp tatmin olur, irade yönelir ve insan, imanla kendini inşa eder. Hakiki iman, insanı olduğu yerde tutmaz; onu hakikatin istikametine doğru yürütür.

Tüm bu hakikatler ışığında görülmektedir ki; iman, durağan bir kabulleniş değil, insanın varoluş serüvenini bütünüyle kuşatan dinamik bir süreçtir. Göklerin ve yerin yaratılışındaki kusursuzluğu gören akıl, bu nizamın sahibini bulur; vahiyle buluşan kalp, bu buluşu tasdikle mühürler; özgür irade ise bu tasdiki bir hayat nizamına dönüştürür.

İman yolculuğunda asıl mesele, Allah’ın varlığını sadece bir "fikir" olarak zihinde tutmak değil, O’nun peygamberleri aracılığıyla sunduğu hayat çağrısına "evet" diyebilmektir. Zira deizm gibi yaklaşımlar, yaratıcıyı kabul etseler de O’nun hayata müdahalesinden kaçınarak aslında sorumluluktan kaçmaktadırlar. Oysa Hz. İbrahim’in (a.s) aradığı o "kalbi tatmin", aklı dışlamayan ama aklın ötesine geçen, insanı teslimiyetin huzuruna ulaştıran bir limandır.

Hakiki iman, İbrahim (a.s.) örneğinde olduğu gibi, aklın sorduğu sorularla beslenen, kalbin tatminle dolduğu ve insanı köklü bir dönüşüme taşıyan bir içten bağlanıştır. Bu bağlanış, sadece bir inanç değil, aynı zamanda bir yaşam biçimi; sadece bir tasdik değil, bir varoluş meselesidir...

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri