MUSTAFA KÜÇÜKTEPE

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -IX-

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -IX-

 

                                                                                                             Mustafa KÜÇÜKTEPE

El-Halil

Kudüs’ün güneyinde, taşların sabrı ile yükselen bir şehir vardır: El Halil.
Adını bir peygamberin lakabından alır. “Halilullah”ın şehri. Allah dostunun şehri. Bu şehir, yalnız taşlardan örülmüş bir yer değildir; bu şehir, bir dostluğun adıdır. Sokaklarında yürürken insan, toprağın altında yatan bir kalbin atışını hisseder. Bu, İbrahim’in nefesinin hâlâ dolaştığı beldedir, göğün dostluğunu yeryüzüne indiren bir kalp gibi atar: İbrahim.

İbrahim;
Putların gölgesinde doğmuş, yıldızlara bakarak Rabbini aramış bir kalp. Kur’an onun arayışını anlatırken geceyi bir tefekkür aynası yapar: “Bu Rabbimdir” der yıldız için, ay için, güneş için… Ama her batışta kalbi şunu fısıldar: “Ben batanları sevmem.” (En’âm 76-79) diyerek faniliğin karşısında ebedî olanı bulan kalp.

O, hakikati arayan bir yalnızlıktı. Babası Âzer’in putlarına karşı durduğunda yalnızdı. Kavminin ateşine atıldığında yalnızdı. Fakat ateşin ortasında göğe yaslanan teslimiyetin serinliği vardı:  Ve o teslimiyetle ilahi hitap geldi: “Ey ateş! İbrahim’e karşı serin ve selamet ol.” (Enbiyâ 69)

Ateş yakmadı. Çünkü dostluk yanmazdı. Çünkü Allah O’nu “Halil” edinmişti. Kur’an-ı Kerim açıkça bildirir: “Allah, İbrahim’i “Halil” edinmiştir.” (Nisâ 125) Halil: İçine başka hiçbir sevginin sızamadığı dostluk. Ve işte bu dostluğun hatırası, Filistin topraklarında bir şehre isim oldu: El Halil.

Yıllar geçti. İbrahim hicret etti. Ur’dan Şam diyarına, oradan Kenan topraklarına.  Ve nihayet Filistin beldesine. O topraklara ayak bastığında sadece bir yolcu değildi; bir dua idi.

Kur’an-ı Kerim O’nun dilinden şu yakarışı aktarır: “Rabbim! Bu beldeyi emin kıl…” (Bakara 126)

Bu dua sadece Mekke için değildi; onun adım attığı her toprak için bir emniyet niyazıydı. Çünkü İbrahim’in kalbi gittiği yere korku değil güven bırakırdı.

Filistin’in kalbinde bir camii. Bugün Harem-i İbrahim diye anılan mekân.  Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların gözyaşlarını aynı taşta birleştiren kadim bir durak…

Bugün Müslümanların Hazreti İbrahim Camii ya da Halil’ur-Rahman Camii dediği o mukaddes mekânda medfundur Hz. İbrahim. Yanında oğlu Hz.İshak, sadık eşi Sare annemiz, gelini Refika annemiz… Sinagog tarafında ise Hz. Yakup ve Hz. Yusuf peygamberlerin makamları bulunmaktadır. Ama bu makamları ne yazık ki görme imkanımız olmadı. Aynı atanın evlatları, aynı gök kubbenin altında farklı mekanlarda. Müslümanlara gösterilmeyen sinangogta!

El Halil’in taşları sadece kadim hatıraları değil, yakın tarihin acılarını da taşır. Tarihler 25 Şubat 1994 gösterdiğinde Ramazan ayının seher vaktinde sabah namazında secdeye varmış müminler.  O gün, işgalci siyonist bir yerleşimci tarafından Hazreti İbrahim Camii’nde büyük bir katliam gerçekleştirildi. 67 Müslüman şehit edildi, yaklaşık 300 kişi yaralandı. Secdede kan aktı. Dua ile açılan eller, kurşunlarla yere düştü.

Katliamın ardından cami dokuz aydan fazla süre kapalı tutuldu. Yeniden açıldığında ise mabedin yarısı sinagog olarak düzenlendi. Her ne kadar statüsü daha sonra imzalanan Hebron Protokolü ile belirlenmiş ve yapı ikiye bölünmüş olsa da Müslümanların ve Yahudilerin yılda belirli özel günlerde mabedin tamamını kullanma hakkı bulunmaktadır. Fakat uygulamada Müslümanların ibadeti sık sık kısıtlanmakta; Mescid-i Aksa’da olduğu gibi burada da girişler engellenmekte, ibadet etmek isteyenler zaman zaman alıkonulmaktadır. (https://ilkha.com/dunya/el-halildeki-cami-katliaminin-uzerinden-30-yil-gecti-380329)

Biz de turnikelerin arkasında bir süre açılmasını bekleyip çantalar arandıktan sonra içeri girebildik. Ve öğle namazını oradaki Müslümanlarla omuz omuza kıldık.

Kuşatma altındaki bir mabed. Namluların gölgesinde kılınan namaz. Turnikelerden geçerek secdeye varmak.  El Halil’de ibadet bazen sabır demektir. Ve yine de taşlar susmaz. Dualar tükenmez.

İbrahim’in duası hâlâ gökte asılıdır: “Rabbim! Bu beldeyi emin kıl…”

O dua sadece güvenlik talebi değildir; bir ahlak çağrısıdır. Emniyet, silahla değil teslimiyetle gelir. Barış, surlarla değil kalplerle kurulur.

Bugün El Halil sokaklarında yürüyen biri, bir yanda askerî kontrol noktalarını, diğer yanda asırlık taş kemerleri görür. Bir yanda sirenler, diğer yanda ezan… Bir yanda korku,  diğer yanda sabır. Ama toprağın altında yatan dost şunu fısıldar:

Ateş geçer. Zalimler geçer. Katliamlar geçer. Fakat Allah’a dost olanın duası kalır. İbrahim ateşten geçti; şehirler onun adını aldı. Secdede vurulanlar toprağa düştü; ama secde göğe yazıldı.

Şehrin adı neden El Halil olmuştur? Çünkü o toprak, Allah’ın dostunun nefesini taşıyor. Çünkü o şehir, dostluk makamının gölgesinde büyüdü.

İbrahim sadece tevhidin sesi değildi; imtihanın da zirvesiydi. Yaşlılık çağında bir evlat müjdesi aldı. Sonra o evlatla sınandı. Rüyasında oğlunu kurban ettiğini gördü. Rüya peygamberler için vahiydir. Tereddüt etmedi. Oğlu da teslim oldu: “Babacığım, emr olunduğun şeyi yap; inşallah beni sabredenlerden bulursun.” (Saffât 102)

Bıçak boyna dayandığında gökler nefesini tuttu. Ve yine ilahi nida geldi: “Ey İbrahim! Rüyayı doğruladın.” (Saffât 104-105)

Teslimiyetin zirvesi. Bir babanın kalbini Allah’a emanet edişi. Teslimiyet kazandı. Kurban bir koç oldu. Ama asıl kurban, kalpteki en kıymetli şeyi Allah’a sunabilme cesaretiydi. İşte bu yüzden İbrahim “ümmet” diye anıldı: “Şüphesiz İbrahim başlı başına bir ümmetti.” (Nahl 120)

Bir insan, tek başına bir ümmet olabilir mi? Olur. Eğer kalbi yalnız Allah’a aitse…

El Halil sokaklarında yürürken taşların arasında bir ağırbaşlılık hissedilir. Sanki şehir yüksek sesle konuşmaz. Çünkü burada ateşe atılan bir peygamberin sabrı vardır. Burada evladını kurban etmeye yürüyen bir babanın gözyaşı vardır. Burada “Rabbim bu beldeyi emin kıl” diyen bir yalvarışın yankısı vardır.

Bugün o topraklarda zaman zaman emniyet kırılır, korkular yükselir, kapılar kapanır. Ama İbrahim’in duası hâlâ göğe açıktır. Dualar zamana yenilmez.

O, ne bir kavmin peygamberidir sadece. Ne bir milletin atası. O, tevhidin babasıdır. Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların ortak atası. Ama Kur’an’ın dili nettir: “İbrahim ne Yahudi idi ne Hristiyan; o hanif bir Müslümandı.” (Âl-i İmrân 67)

Hanif; Eğriliğe sapmadan doğrulan. Putlara yüz çevirip hakikate dönen. Ateşe atılsa da istikameti bozulmayan.

Kudüs’te kubbeler göğe yükselirken, El Halil’de bir caminin serinliğinde yatan bir dost vardır. Onun hayatı bize şunu fısıldar: Hakikat, kalabalıkta değil teslimiyettedir. Emniyet, surlarda değil duadadır. Dostluk, sözde değil adanmışlıktadır.

İbrahim göğe bakarak yürüdü. Yıldızlar battı, ay battı, güneş battı… Ama onun kalbinde doğan tevhid güneşi hiç batmadı.

Ve belki de bu yüzden, yeryüzünde bir şehre onun lakabı verildi. Çünkü bazı insanlar toprağa gömülmez; toprağa isim olur.

El Halil bugün hâlâ ikiye bölünmüş olabilir. Mabedinin yarısı başka bir düzene tahsis edilmiş olabilir. Kapılar zaman zaman kapatılabilir. Ama dostluk bölünmez. Tevhid yarıya ayrılmaz. Ve Allah’ın Halil’i, hâlâ o beldenin kalbinde uyumaktadır.

El Halil. Allah’ın dostunun şehri. Ateşten geçip serinliğe ulaşan bir kalbin ebedî hatırası. Belki de bu yüzden, o şehir sadece bir coğrafya değildir. O şehir, bir duanın bekleyişidir.

 

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri