MAHMUT ALİ CENGİZ KÖROSMANOĞLU

İKLİM KRİZİ ŞARTLARINDA TARIMDA YAPILMASI GEREKENLER-2-

İKLİM KRİZİ ŞARTLARINDA TARIMDA YAPILMASI GEREKENLER-2-

“İklim ve Kuraklık Yönetimi”

İklim krizi, tarımı yalnızca zorlaştıran bir dış etken değil; tarımsal üretimin bütün parametrelerini yeniden tanımlayan yapısal bir dönüşümdür. Bu dönüşümün merkezinde ise kuraklık yer almaktadır. Bugün yaşanan sorun, gelecekte karşılaşılabilecek bir risk değil; hâlihazırda sahada hissedilen, üretimi doğrudan etkileyen bir gerçekliktir. Bu nedenle iklim ve kuraklık yönetimi, tarım politikalarının tali bir başlığı olmaktan çıkarılmalı; yeni tarım uygulamalarının ana omurgası hâline getirilmelidir. Tarladaki çiftçiden laboratuvardaki mühendise kadar herkesin hissettiği, somut ve acil bir gerçekliktir. Tarımsal üretim, tarih boyunca doğa ile iş birliği üzerine kuruluyken, bugün değişen iklim koşullarına karşı bir "uyum ve direnç" mücadelesine dönüşmüştür.

Bu yeni düzende tarımı korumak, verimliliği sürdürmek ve gıda güvencesini sağlamak geleneksel yöntemlerle mümkün değil. Geleceğin tarımı, iklimi yöneten değil, iklimle uyumlu hareket eden bir sistem üzerine inşa edilmelidir. Bunun için yapılması gerekenler:

1. İklim Dirençli Yerli Genetik kaynaklarından yerli tohum

Tarımsal anlamda yeni normalde yapılması gereken ilk ve en stratejik adım, kuraklığa dayanıklı tohumların geliştirilmesi ve yaygınlaştırılmasıdır. Genetik potansiyeli yüksek, susuzluğa ve aşırı sıcaklara dirençli yerli tohum çeşitleri, artık bir alternatif değil, zorunluluktur. Araştırma kuruluşları ve üniversiteler bu alanda çalışmalar yürütmektedir elbette; ancak gelinen noktada bu çalışmaların varsayımlar üzerinden değil, sahadaki iklim gerçekliği üzerinden hızlandırılması gerekmektedir. Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesindeki TAGEM enstitüleri yıllardır bu alanda çalışıyor: Kuraklığa toleranslı 30 ekmeklik buğday, 12 makarnalık buğday, 19 arpa çeşidi geliştirildi. TANER ve BOZKIR gibi çeşitler kurak koşullarda %15-20 daha yüksek verim ve önemli kalite artışı sağlıyor. Karagöz sertifikalı buğday tohumu ise kuraklıkta %28’e varan verim avantajı sunuyor. 2025 itibarıyla iklim değişikliğine uyumlu, soğuğa ve kuraklığa dayanıklı tohumluk çeşit sayısı 82’ye ulaştı. Ancak bu çeşitlerin geliştirilmesi yetmez; yaygınlaştırılması şart. Üreticilere erişilebilir fiyatla, sertifikalı ve teşvikli olarak sunulmalı. Devlet, kurak bölgelerde bu çeşitlerin ekimini zorunlu veya yüksek teşvikli hâle getirmeli.

Kuraklığa, soğuğa ve tuzluluğa dayanıklı yerli ve millî tohum çeşitlerinin geliştirilmesi, sadece üretimi korumak için değil; gıda arz güvenliğini teminat altına almak için de hayati önemdedir.

Mevcut birçok ticari çeşit, artık geçerli olmayan "ideal" iklim koşullarına göre geliştirilmiş durumda. Bu nedenle:

•             Gerçeklik Odaklı Araştırma: Tohum geliştirme çalışmaları, laboratuvar ve sera koşullarından çıkıp, gerçek tarla koşullarında, yüksek sıcaklık ve su stresi altında yürütülmelidir. Hedef, sadece verimi yüksek değil, "stres altında verim istikrarını" koruyabilen çeşitler olmalıdır.

•             Gerçekçi Ar-Ge: Üniversiteler ve araştırma enstitüleri tarafından yürütülen çalışmalar, artık akademik bir "faraziye" olmaktan çıkıp, sahadaki sert gerçekliğe (aşırı sıcak, kuraklık, tuzluluk) yanıt veren projelere dönüşmelidir.

•             Yerel Genetik Kaynakların Harekete Geçirilmesi: Geçmişte ithal tohum ile çözümler üretiliyordu, şimdi bu coğrafyanın hafızasına sahip, yerli ve millî tohumlar ıslah ediliyor. Bu ıslah çalışmaları daha da hızlanmalıdır. Sadece susuzluğa değil; tuza, soğuğa ve ani sıcaklık değişimlerine dirençli çeşitlerin yaygınlaştırılması hayati önem taşır.

•             Anadolu'nun Genetik Hazinesi: Anadolu, binlerce yıllık tarım tarihi boyunca evrimleşmiş, kuraklığa, soğuğa ve tuza dayanıklı yerel popülasyonlar ve atalık tohumlar açısından bir hazinedir. Bu yerli ve millî genetik potansiyel, modern ıslah teknikleri ile buluşturularak, hem verimli hem de son derece dayanıklı yeni çeşitlere dönüştürülmelidir. Ata tohumuna tam da burada ihtiyaç duyulmaktadır. Ata tohumlarını ıslah dışında kullanmak, ülke gıda arz güvenliği için sıkıntı oluşturabilir. Çünkü verimleri çok düşüktür.

•             Ekim Nöbeti Sistemlerinin Zorunluluğu: Toprağı yoran ve hastalık riskini artıran tek ürüne dayalı sistemden vazgeçilmelidir. Ekim nöbeti sistemleri teşvik edilerek hem toprak sağlığı korunmalı hem de biyolojik çeşitlilik desteklenmelidir.

Yeni tarım uygulamalarının bir diğer temel ayağı, tek ürüne bağımlılığı azaltan üretim sistemleridir. İklim krizinin en kırılgan alanı, monokültür üretimdir. Tek ürüne dayalı üretim modeli, olumsuz bir iklim olayında tüm riski aynı anda üreticinin üzerine yüklemektedir. Bu nedenle ekim nöbeti sistemleri teşvik edilmeli; toprak sağlığını koruyan, riski dağıtan ve üretimde sürekliliği sağlayan uygulamalar yaygınlaştırılmalıdır. Üretimde çeşitlilik, artık sadece ekonomik bir tercih değil, iklim koşullarına karşı bir sigorta işlevi görmektedir.

Tek ürün monokültürü, toprağı yorduğu gibi hastalık riskini de artırır. Kuraklık yönetiminde, baklagiller gibi toprağı azotça zenginleştiren ve su tüketimi düşük ürünleri içeren bilimsel ekim nöbeti (münavebe) sistemleri, destek politikalarının merkezine oturtulmalıdır. Bu sistem toprak sağlığını iyileştirir, su talebini dengeler ve çiftçiyi tek ürün şokundan korur.

2. Su Yönetiminde Sıfır Tolerans

Su, tarımın en stratejik girdisidir ve artık sınırsız bir kaynak olarak görülemez. Suyun yönetimi, bir tercih meselesi değil, bir beka meselesidir. Kuraklık yönetiminin vazgeçilmez bir unsuru da sulama politikalarının köklü biçimde değiştirilmesidir. Vahşi sulama yöntemleri, hem su kaynaklarını tüketmekte hem de tarımsal üretimin sürdürülebilirliğini tehdit etmektedir. Bu nedenle suyun her damlasını hesaplayan basınçlı damlama ve yağmurlama sistemlerine geçiş, hedef değil zorunluluk olarak ele alınmalıdır. Tarımda su yönetimi, iklim krizine uyumun en somut ve en etkili araçlarından biridir.

•             Vahşi Sulamaya Veda: Salma sulama gibi su israfına yol açan yöntemlerden bir an evvel vazgeçilmelidir.

•             %100 Modernizasyon: Hedef, basınçlı damlama ve yağmurlama sistemlerine tam geçiştir. Suyun bitki köküne doğrudan ulaştığı, buharlaşma kaybının minimize edildiği teknolojiler, tarlaların standart donanımı haline gelmelidir.

•             Akıllı Sulama: Sadece sistemi kurmak yetmez; toprağın nem oranını ölçen sensörlerle entegre edilerek, bitkinin ihtiyaç duyduğu anda ve miktarda su verilmesi sağlanmalıdır.

Türkiye, artık su stresi yaşayan bir ülke. Tarım, toplam su kullanımının büyük bölümünü yaklaşık % 76 sını oluşturuyor ve bu kullanımda vahşi sulama hâlâ yaygın.

•             Basınçlı Sulama Sistemlerine Geçiş Zorunluluğu: Modern sulama (damlama, yağmurlama) bir tercih değil, ulusal güvenlik meselesi haline gelmiştir. Hali hazırda ülkemizde basınçlı sulamaya destekler ve hibeler devam etmektedir. Bu çalışmalara daha da hız verilmelidir. Devlet desteği, bu sistemlere %100 geçişi hedefleyecek şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Destekler, parçalı arazileri birleştiren ve toplu sulama sistemine geçen köy ve kooperatiflere öncelikli ve artırılmış olarak verilmelidir.

•             Akıllı Sulama Teknolojileri: Sulama, artık "ne zaman, ne kadar" sorusuna sensörler ve verilerle cevap vermelidir. Toprak nem sensörleri, hava tahminleri ve bitki su tüketim modellerini birleştiren akıllı sulama otomasyon sistemleri, çiftçinin cep telefonundan tarlasını "damla damla" yönetebilmesini sağlamalıdır. Bu sistemler, su verimliliğini en az %30-50 artıracaktır.

3. Proaktif Risk Yönetimi: Erken Uyarı ve Coğrafi Yayılım

Don olayları, dolu, fırtına ve ani sıcaklık değişimleri tarımsal üretimi olumsuz yönde etkiler.

İklim krizinin getirdiği en büyük zorluk belirsizliktir. Ancak teknoloji, bu belirsizliği yönetilebilir bir riske dönüştürebilir.

•             Anlık Veri Akışı: Çiftçi, yaklaşan don, dolu veya fırtına riskini gökyüzüne bakarak değil, cebindeki akıllı sistemlerden öğrenmelidir.

•             Önleyici Aksiyon: Uyarı sistemleri sadece "haber veren" değil, "harekete geçiren" mekanizmalar olmalıdır. Örneğin, don uyarısı geldiğinde seralardaki ısıtma sistemlerinin veya bahçelerdeki don önleyici fanların otomatik devreye girmesi gibi entegre çözümler geliştirilmelidir.

"Bütün yumurtaları aynı sepete koymamak" ilkesi, tarımsal üretim planlamasının temelini oluşturmalıdır.

•             Mekânsal Planlama: Stratejik ürünlerin tek bir bölgeye yığılması büyük bir risktir. O bölgede yaşanacak bir sel veya kuraklık, ülke çapında gıda arzını tehlikeye atabilir.

•             Telafi Mekanizması: Aynı ürünün farklı iklim kuşaklarında ve farklı zaman dilimlerinde yetiştirilmesi sağlanmalıdır. Böylece bir bölgedeki rekolte kaybı, diğer bölgedeki üretimle telafi edilebilir ve gıda güvenliği garanti altına alınır.

Reaktif (tepkisel) davranmak, iklim şokları karşısında büyük kayıplara yol açar. Tarım, proaktif (önlem alıcı) bir risk yönetim sistemine geçmelidir.

•             Hassas İklim Erken Uyarı Sistemleri: Meteoroloji Genel Müdürlüğü ile Tarım Bakanlığı’nın verileri entegre edilerek, ilçe, hatta köy bazlı mikro-iklim uyarı sistemleri kurulmalıdır. Don, dolu, aşırı sıcak, kuvvetli rüzgâr gibi riskler, SMS ve mobil uygulamalarla çiftçiye anlık iletilmeli, alabileceği acil önlemler (sera ısıtması, don fanı çalıştırma, ürünü erken hasat etme) konusunda yol gösterilmelidir.

•                           İklim Sigortası: Aynı ürünün, farklı ekolojilerde ve farklı zamanlarda yetiştirilmesi, ulusal ölçekte bir "iklim sigortası"dır. Örneğin, İç Anadolu’da geç don riski nedeniyle zarar gören meyve bahçeleri, bu riskin daha düşük olduğu Akdeniz veya Güneydoğu’daki üretimle telafi edilebilir. Devlet, bu çeşitlendirmeyi teşvik etmeli ve ülke genelinde birbiriyle dengelenmiş bir üretim ağı oluşturmalıdır.

4-Coğrafi ve Zaman Çeşitlendirmesi ile Risk Dağılımı

•             Mekânsal Planlama: Stratejik ürünlerin tek bir bölgeye yığılması büyük bir risktir. O bölgede yaşanacak bir sel veya kuraklık, ülke çapında gıda arzını tehlikeye atabilir.

•             Telafi Mekanizması: Aynı ürünün farklı iklim kuşaklarında ve farklı zaman dilimlerinde yetiştirilmesi sağlanmalıdır. Böylece bir bölgedeki rekolte kaybı, diğer bölgedeki üretimle telafi edilebilir ve gıda güvenliği garanti altına alınır.

 Aynı ürünün tek bölgede yoğunlaşması felaket getiriyor. Coğrafi çeşitlendirme şart: Bir bölgede don vururken diğer bölgedeki üretim telafi etmeli. Farklı rakım ve mikroiklimlerde aynı ürünün farklı tarihlerde ekimi (erken-geç ekim) riski dağıtır. Aynı ürünün farklı bölgelerde ve farklı zamanlarda yetiştirilmesi, iklim risklerinin ülke genelinde dengelenmesini sağlar. Bir bölgede yaşanan don veya kuraklık, başka bir bölgedeki üretimle telafi edilebilir. Bu yaklaşım, tarımsal üretimi tek bir iklim olayına veya tek bir coğrafyaya bağımlı olmaktan çıkarır.

 

İklim-dirençli tohumlar, akıllı sulama sistemleri ile buluştuğunda verimlilik katlanır. Erken uyarı sistemleri, bu teknolojik altyapıyı tamamlayarak kayıpları en aza indirir. Coğrafi çeşitlendirme ise sistemin bütünündeki şok emici görevini görür.

Tarım politikalarının merkezine, bu bütünleşik yaklaşımı koymak artık ertelenemez. Yapılacak her yatırım, sadece bugünün çiftçisini değil, yarının Türkiye’sini doyuracak gıda güvencesinin teminatı olacaktır. Gelecek, iklimle uyum içinde çalışan akıllı tarımdadır.

İklim krizi şartlarında tarım yapmak, doğayla savaşmak değil; onun yeni kurallarına en hızlı şekilde adapte olmaktır. Kuraklığa dirençli tohumlar, modern sulama altyapısı, erken uyarı teknolojileri ve stratejik planlama; bu adaptasyonun dört temel ayağıdır. Bu dönüşüm, çiftçisinden politika yapıcısına kadar tüm paydaşların ortak sorumluluğundadır.

Devlet aklı, üretici iradesi ve bilimsel altyapı birleşirse, kuraklık ve iklim krizi “kriz” olmaktan çıkar, “yönetilebilir risk” hâline gelir. Aksi takdirde, her yıl yeni bir 2025 yaşarız. Zaman, faraziyeden gerçekliğe geçiş zamanı.

Toprağı ve suyu yönetemeyen, geleceği yönetemez.

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri