MUSTAFA KÜÇÜKTEPE

-YENİ- KUDÜS GÜNLÜKLERİ -IV-

KUDÜS GÜNLÜKLERİ -IV-

 

                                                                                                             Mustafa KÜÇÜKTEPE

Kıble (Cuma)  Mescidi

Kudüs’e ilk adımımı attığım gün, gökyüzü bile bir ayetin yankısı gibiydi. Taşlar konuşmuyordu belki ama kalbim onları duyuyordu. Kubbetü’s-Sahra’nın altın kubbesinden süzülen ışığın ardından, kıbleye doğru yürüdüm; güneyin en son, en uzak, en sessiz mabedine… Kıble Mescidi’ne, Cuma Camii’ne, Cami-ul Aksa’ya.

Bir mabed ki, gökte varmış dünya yaratılmadan önce, Hz. Âdem’in ilk nefesi onun gölgesine düşmüş. Hz. Davud’un kalbinde planlanmış, Hz. Süleyman’ın ellerinde yükselmiş; çekiç sesi duymadan, gürültü görmeden, ibadet edecek gönüller incinmesin diye sessizce taş taş örülmüş. Sessizliğin bile mimari olduğu bir mescid bu.

Mescid-i Aksa… Adı “uzak” demek ama kalbe en yakın olan yer.
Kudüs’ün güneydoğusundaki o tepeye bakınca, insan kendi ruhunun en yüksek yerine bakmış gibi olur. Asırlardır ona Beth Makdeşa, Beth ha-Mikdaş, Beytülmakdis (Mukaddes Ev) denildi. Şehrin adı bile sonradan mabedin adını taşıdı. Çünkü Kudüs şehirden önce mâbed, taştan önce secde idi.

İçeri adım attığımda kubbe başımın üstünde değildi, başım kubbenin içindeydi sanki. Kurşun kaplı o kubbenin ağırlığı göğe değil, kalbime iniyordu; ibadetin ağırlığıydı bu, sorumluluğun kubbesi. Sütunlar arasında yürürken, kendimi bir koridorun değil, bir duanın iç sahınında buluyordum.

Bu cami: “Yüzölçümü 144 dönüm olan Mescid-i Aksa'daki eserlerden sadece birisidir. Kubbesi kurşun kaplama olan Kıble Mescidi, Mescid-i Aksa'nın güneyinde yer aldığından dolayı Kıble Mescidi olarak adlandırılır. Aynı şekilde Mescid-i Cenubi, Kıble Cami diye de bilinmektedir. Bilinen en eski adıyla ise Cami-ul Aksa ve Masguf'dur.

Caminin boyu 80 genişliği ise 50 metredir. Batı yönünde 2, kuzeyde 7, doğuda da 1 kapısı bulunmaktadır. Kış mevsiminde Şam bölgesi gerçekten soğuk olduğundan ve şiddetli yağmur ve kar yağışı görüldüğünden dolayı camide avlu bulunmamaktadır. Ve kuzey kapıları Fatımidönemine dayanmaktadır. Kıble Mescidi'nin ana kapıları, revak şeklindedir. Emeviler Dönemindeki mescidin orta koridoru 6 revaktan oluşmuştur ve buradan yükselmiş kurşun kaplı ahşap bir kubbesi vardır. Sütun sayısı ise 53'e ulaşır. Dışarıdan merdivenle inilmekte olan alt katta bir bölüm daha vardır. Haçlılar, 1099 (h. 493) yılında Fatımi Halifesi Mustali döneminde Kudüs'ü işgal ettiklerinde Kıble Mescidini karargâh, ambar ve ahır olarak kullanmışlardır.

Selahattin Eyyubi önderliğindeki Müslümanların 1187 (h. 583) yılında Kudüs'ü fethetmeleriyle Nurettin Zengi'nin yaptırmış olduğu minber, fetih alameti olarak Selahattin Eyyubi tarafından yerine konulmuştur. Eşsiz sanat ve tarihi değeri olan bu minber, 1969 yılında fanatik bir Yahudi tarafından yakılmıştır. Ardında ise bu tarihî eser aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.

Memlüklüler ve Osmanlı Döneminde Mescid-i Aksa onarılmış; fakat şekil olarak herhangi bir değişim yapılmamıştır. Öte yandan Kanunî Sultan Süleyman ve II. Mahmut tarafından da onarılan mescidin kandil ve halıları, II. Abdülhamid tarafından yenilenmiştir.

Mescid-i Aksa'nın içindeki desenler ise; ahşap levhalar üzerine oyulmuş, asma yaprağı ve ince dallardan oluşan çeşitli bitki motifleriyle süslenmiştir.

Ancak mozaikler, 1034 yılında Aksa'yı onaran Fatımi Halifesi Ali Az Zahir Billah dönemine dayanır. Bu mozaikler, Kubbetü's Sahra' nın ve Şam'daki Emevi Camii'nin mozaiklerinden farklı değildir.” https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1ble_Mescidi

İslam ansiklopedisinde ise şu bilgiler verilmektedir: “İslâm âlimleri, Kur’ân-ı Kerîm’de el-Mescidü’l-aksâ adıyla anılan ve çevresinin mübarek kılındığı belirtilen yerin (el-İsrâ 17/1) Beytülmakdis olduğu konusunda ittifak halindedir (Nevevî, III, 327). Arapça aksâ “uzak” anlamındadır ve mâbedin Mekke'ye uzaklığından dolayı bu ad verilmiştir (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XV, 5 vd.). Mûsevîliğe göre mâbed dünya yaratılmadan önce de vardı ve gökte idi. Rab dünyayı onun gölgesinin düştüğü yerden yaratmaya başlamış, ardından o noktada Hz. Adem’i yaratmıştır (DİA, XVI, 127; XXVI, 326). Bir hadise göre ise burası, Mescid-i Haram’dan sonra içinde insanların Allah’a ibadet etmeleri amacıyla yapılan en eski ikinci mâbeddir (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 10, 40; Müslim, “Mesâcid”, 1, 2). Bugün Kabe’ye çevresiyle birlikte Mescid-i Harâm denildiği gibi Mescid-i Aksâ’ya da çevresiyle birlikte Harem-i şerif denilmekte ve bununla eski Kudüs’teki kuzeyi 321, güneyi 283, doğusu 474 ve batısı 490 m. uzunlukta olan ve yer yer 30-40 m. yüksekliğe ulaşan surlarla çevrili bulunan, içinde Kubbetü’s-sahre’nin de yer aldığı kutsal mekân kastedilmektedir.

Mescid-i Aksâ’nın yerinin tesbiti ve planlanması Hz. Davut ile başlar. Ancak Allah mâbedin Hz. Süleyman tarafından yapılacağını bildirir (II. Samuel, 7/1-13; I. Tarihler, 17/1-2). Bunun üzerine Dâvûd, oğlu Süleyman’a durumu anlatıp mâbedi inşa etmesini emreder ve mâbed yapımıyla ilgili bütün malzemeleri ve elemanları ona teslim eder (I. Tarihler, 22/1-16). Mâbed için gerekli taş ve kereste Lğbnandağlarından karşılanmış, Sûr Kralı Hiram bunları Hz. Süleyman’ın yolladığı işçilere ve kendi adamlarına inşaatta kullanılacak şekilde hazırlatıp Kudüs’e göndermiştir. Çünkü mâbedin yapımı sırasında ne keser ne çekiç sesinin duyulduğu belirtilmektedir (I. Krallar, 5/13-18; 6/7).

İlk mâbedin yeri konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazılarına göre günümüzde Kubbetü's Sahra’nın bulunduğu Harem’in en yüksek kısmı, onun Kudsü’l-akdes denilen en iç mekânına veya sunağının (mezbah) bulunduğu kısmına tekabül etmektedir. Ahd-i Atik’e göre inşaat İsrailoğulları’nın Mısır’dan çıkışının 480. ve Hz. Süleyman’ın hükümdarlığının dördüncü yılında, yahudi takviminin ikinci ayı olan “ziv” ayında (nisan-mayıs) başlamış ve yedi yıl kadar sürmüştür. Ahd-i Atîk mâbedin uzunluğunun 60, genişliğinin 20 ve yüksekliğinin 30 arşın (1 yahudi arşını = 45 cm.) olduğunu bildirmektedir. Girişte 20 arşın eninde, 10 arşın uzunluğunda bir yer ve iki yanında Sûr Kralı Hiram tarafından döktürülmüş iki tunç sütun yer almaktaydı. Ortada 20 × 40 zirâ boyutlarındaki kutsal ana bölüm (kuds) yer alıyordu; sunak da bu bölümdeydi. Mâbedin en ön kısmında Tevrat levhalarının muhafaza edildiği ahid sandığı için 20 × 20 arşın boyutlarında bir iç oda (Kudsü’l-akdes) yapılmış ve duvarları sfenks (kerub) kabartmalarıyla süslü altın kaplama ahşapla örtülmüştür. Mâbedin diğer iç duvarları da kabartmalarla donatılmıştı. Ana girişte yine kabartmalı altın levhalarla kaplı 2,25 m. eninde çift kanatlı kapı bulunuyordu. Hem mâbedin hem de iç odanın etrafı üç katlı yan odalarla çevrilmişti. Otuzar odanın bulunduğu üst katlara burma merdivenlerle çıkılıyordu. Odaların kullanım şekilleri, birbirlerine geçişleri ve mimari amaçları açısından cevaplanması gereken birçok soru bulunmaktadır. Genel kabulün aksine bazı bilim adamları bu odaların Hz. Süleyman’dan sonra yapıya eklendiği görüşündedir. Mâbedin iç kısmı yan odaların üstündeki kafesli pencerelerden ışık alıyordu. Kudsü’l-akdes ise on altın şamdanla aydınlatılıyordu; mâbeddeki diğer madenî eşyanın da tamamı altındandı. Mâbedin sağına güneydoğuya doğru tunçtan büyük bir havuz yapılmıştı. 10 arşın çapında ve 5 arşın yüksekliğinde olan havuz üçer üçer dört yöne bakan on iki boğa heykelinin üzerine oturmaktaydı. Ayrıca mâbed görevlilerinin ve ziyaretçilerin abdest alması için tunçtan dökme on araba üzerine yerleştirilen ve her biri 1,5 ton kadar su alabilen on kazan yapılmıştı (I. Krallar, 6/1-37). Kur’an’da Hz. Süleyman’ın emrinde çalışan cinlerin mihraplar, heykeller, havuzlar kadar geniş leğenler ve sabit kazanlardan ne dilerse yaptıkları bildirilir (Sebe’ 34/13). Bu mihraplar mescidin bölümleriyle yorumlanmıştır (Taberî, Câmiʿu’l-beyân, XXII, 70, 75). Ahd-i Atîk’in verdiği bilgiye göre mâbed büyük bir törenle açılmış, bu sırada görülen bazı olağan üstü haller karşısında İsrâiloğulları taş zemin üzerinde secdeye kapanmışlardır. Yine kitapta Hz. Süleyman’ın 22.000 öküz, 120.000 koyun kurban ettiği ve bir hafta süreyle bayram yapıldığı rivayet edilmektedir (II. Tarihler, 7/1-10). Varlığı belgelere dayanan bu ilk mâbedden günümüze belki sonraları tekrar kullanılan bazı taşları dışında fazla bir şey kalmamıştır. Ahd-i Atîk’in tasvirlerinden yapının Ortadoğu ve antik Yunanistan’da gelişen mâbedlerden etkilendiği anlaşılmakta, özellikle Teynet (Tell Tainat) kazılarında ortaya çıkarılan ve milâttan önce IX-VIII. yüzyıllara tarihlenen bir mâbed planının Süleyman Mâbedi için yapılan tanımlamalara çok benzediği görülmektedir.

Çok değerli eşya ile dolu olan Beytülmakdis, Hz. Süleyman’dan sonra zaman zaman istilâcıların yağmalama ve yıkımlarına mâruz kalmıştır. En büyük yıkım Babil Hükümdarı II. Buhtunnsır'ın (Nebukadnezzar) Kudüs’ü üçüncü işgali sırasında olmuş (m.ö. 586), şehri tamamen tahrip eden Buhtunnasr yıkılan mâbedin kapı ve duvarlarından söktüğü altın kabartmalarla diğer kıymetli eşyayı şehirden topladığı ganimetlerle ve halkın büyük bir kısmıyla beraber Bâbil’e götürmüştür. Bu şekilde başlayan Bâbil esaretinin Bâbil’in Persler tarafından zaptı ile (m.ö. 539) sona ermesinin ardından Kudüs’e dönen yahudi ileri gelenlerinden Zerubbabel ve arkadaşları mâbedi yeniden inşa etmiş (m.ö. 515) ve bu inşaat yirmi beş yıl kadar sürmüştür. Daha sonra Kudüs birkaç defa daha istilâya uğramış ve bunlardan Selefki Kralı IV. Antiokhos Epifanes’in işgali sırasında (m.ö. 168) mâbede Grek tanrı heykellerinin konulması üzerine Makkabi isyanları başlamıştır; dört yıl sonra istilâcıları kovan Makkabiler mâbedi bunlardan temizlemişlerdir. Ancak milâttan önce 63’te Pompeius’un, ardından Crassus’un emrindeki Roma ordularının işgal ve yağmalarına uğramıştır. Kısa bir süre Partlar’ın hâkimiyetine giren Kudüs, milâttan önce 37’de Romalılar’ın Yahudiye kralı ilân ettikleri I. Herod (Büyük Herod) tarafından yine onların yardımıyla ele geçirilince mâbed genişletilerek yeniden yapılmıştır. Bu inşaat Hz. İsa'nın doğumundan yirmi yıl kadar önce başlamış ve onun zamanında da sürmüştür. Günümüzde yahudilerin ilk Süleyman Mâbedi’nin bir bölümü olduğu düşüncesiyle önünde dua ettikleri ağlama duvarı bu mâbedin çevre duvarının batıya düşen kısmının kalıntısıdır. Kur’an’da bahsi geçen, Hz. Zekeriya’nın ve Meryem'in  ibadete çekildikleri odalar da (Âl-i İmrân 3/37, 39; Meryem 19/11) bu binada olmalıdır. Ahd-i Cedid’de verilen bilgilerden Hz. Îsâ’nın yaşadığı dönemde yahudilerin mâbede gereken saygıyı göstermedikleri anlaşılmaktadır; çünkü Îsâ Kudüs’e geldiğinde mâbedin pazar yerine çevrilmiş olduğunu görmüş ve bunu engellemeye çalışarak insanlara, Ahd-i Atîk’te mâbedin yapılış amacının bütün milletler için dua evi olduğuna (İşaya, 56/7) ve geçmişte “haydut ini”ne çevrildiğine dair (Yeremya, 7/11) yer alan cümleleri hatırlatmıştır  (Markos, 11/15-17). Yine Ahd-i Cedîd’de mevcut bilgilerden Hz. Îsâ’nın orada İncil’i öğretmeye çalıştığı, fakat yahudi kahin, yazıcı ve ihtiyarlarının buna karşı çıktıkları anlaşılmaktadır (Luka, 20/1-2). Milâttan sonra 70 yılında Titus kumandasındaki Roma ordusunun işgali sırasında hemen hemen tamamen yakılan Kudüs’le birlikte mâbed de yıkılmış, şehir Hadrien zamanında (117-138) yeniden imar edilirken Beytülmakdis’in yerine Jüpiter Capitolinus Tapınağı yapılmıştır. Kostantinos’un Hıristiyanlığı kabulünden sonra bu tapınağın yıkıldığı sanılmaktadır.

Hz. Peygamber’in Miraç yolculuğuna çıkmadan önce müslümanların kıblesi olan Mescid-i Aksâ’ya getirildiği İsra suresinin ilk âyetinde açıkça belirtilmektedir. Hicretin ardından buranın kıble oluşu on altı - on yedi ay kadar sürmüştür. Bu durum İslâm’da Mescid-i Aksâ’ya verilen değeri göstermekte ve Kudüs’ün ele geçirilmesinden yıllar önce Resûl-i Ekrem’in söylediği, ibadet ve ziyaret maksadıyla gidilmesi gereken üç mescidden birinin Mescid-i Aksâ (diğerleri Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi) olduğu  (Buhârî, “Fażlü’ṣ-ṣalât fî mescidi Mekke ve’l-Medîne”, 1,6; Müslim, “Ḥac”, 511-513), bu mescidlerde kılınan namazın kişinin evinde tek başına eda edeceği namazdan elli bin kat daha çok faziletinin bulunduğu (İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 198) yolundaki hadisleri bunu pekiştirmektedir. Hz. Ömer, Kudüs’ün anahtarını teslim aldığında kendisi de bizzat çalışarak Mescid-i Aksâ’nın (Süleyman Mâbedi) Hıristiyanlık döneminde molozlar altında kalmış olan yerini temizletip Sahra’nın güneyindeki düzlükte cemaate namaz kıldırmış (Taberî, Târîḫ, II, 450), daha sonra da buraya bir mescid yaptırmıştır. İlk dönem İslâm kaynaklarında bu mescid hakkında fazla bilgi bulunmamakta, ancak 50 (670) yılı civarında burayı ziyaret eden bir hıristiyan hacının anlattıklarından müslümanların haremin doğu duvarına yakın bölümünde yer alan harabenin üzerini kalaslarla kapatarak 3000 kişinin namaz kılabileceği büyüklükte basit bir mescid yaptıkları öğrenilmektedir (Creswell, s. 10). Keppel A. Cameron Creswell, söz konusu harabenin Titus’un askerleri tarafından yıkılan mâbedin kalıntısı olduğu kanaatindedir. Ya‘kūbî’ye dayanan bir rivayette, Mescid-i Aksâ’nın ikinci defa Emevî Halifesi Abdulmelik b. Mervan tarafından Mısır’ın yedi yıllık haracı ile inşa edildiği belirtiliyorsa da 90-96 (709-714) yıllarında Mısır valiliği yapan Kurre b. Şerik dönemine ait Grekçe divan kayıtlarından binayı yaptıranın O. Velid olduğu anlaşılmaktadır (a.g.e., s. 43). 130’da (747-48) vuku bulan deprem sırasında mescidde büyük hasar meydana gelmiş ve bina ancak Ebu Ca'fer el-Mansun zamanında (754-775) kapılarındaki altın ve gümüş kaplamalardan para bastırılarak tamir edilebilmiştir. 158’de de (775) yine deprem sebebiyle kısmen yıkılmış ve Mehdi- Billah tarafından yenilenmiştir. Creswell o günden kalan bazı bölümlerin yardımıyla binanın planını çıkarmıştır. Buna göre Mescid-i Aksâ kıble duvarına dik uzanan ortadaki daha geniş on beş neften oluşuyor ve diğerlerine göre daha yüksek olan ve üst kısmında pencereler bulunan 11,8 m. genişliğindeki ana nefin ucunda çift cidarlı ahşap bir mihrap önü kubbesi, kuzey ucunda da ana giriş yer alıyordu. Kuzey duvarında, 6,5 m. enindeki diğer neflere de birer kapı açılmıştı; ayrıca yan duvarlarda da kapılar vardı. Binanın cephesi 102,8, derinliği 69,2 m. idi; yani 2/3 oranında enine geniş mescid planı burada da uygulanmıştı. Abbâsî dönemine ait ikinci önemli imar Halife Me'mun zamanında (813-833) yapılmıştır.

425’te (1034) yine deprem yüzünden harap olan Mescid-i Aksâ, Halife Zâhir’in emriyle yeniden yapılırcasına onarılmış, sağ ve sol taraftan dörder nef kaldırılarak bina küçültülmüştür. Haçlı istilâsından sonraki Selahattin Eyyubi’nin imarında bu onarım esas alınmıştır. Günümüzdeki binanın büyük bir bölümü de Zâhir döneminden kalmadır. Bu durum, özellikle son büyük onarımı gerçekleştiren Mimar Kemallettin Bey’in, kendisine 1925’te İngiliz Kraliyet Mimarlar Akademisi üyeliğini kazandıran ve 1922’de başlayan titiz çalışmaları sırasında ortaya çıkmıştır. Kemâleddin Bey, kuzey kubbe kemerinin kuzey kısmındaki sıvaları kaldırdığı zaman içinde Zâhir’in adı geçen uzun kûfî bir kitâbenin yer aldığı sarmal kenger yapraklarından oluşan cam mozaik bir tezyinatla karşılaşmış ve yaptığı inceleme sonunda kubbe kasnağının da bu dönemden kaldığını anlamıştır. Mescidin bütün kemerleri çift kirişlerle birbirine bağlanmış ve bu kirişler alttan kalem işi süslemeli tahta levhalarla kapatılarak gizlenmiştir. Orta nefin tavanı XX. yüzyıla kadar oyma tezyinatlı levhalarla süslenmişti; bunların farklı ölçüdeki ikisi (30 × 90 cm.; 60 × 110 cm.) Creswell tarafından yayımlanmıştır. Creswell, motiflerden hareketle levhaların Mehdî-Billâh zamanına ait olduğu ve Zâhir imarından sonra da kullanıldığını ileri sürer (A Short Account, s. 205-206, lv. 42). Orta nefin doğusu ile onun doğusundaki nefin 7,1 m. mesafesinde bulunan yuvarlak sütunlar dizisi ve kubbeyi taşıyan kemerler ve ana sahınla “T” planı oluşturan doğu ve batı uzantıları Zâhir dönemine aittir. Tavan yüksekliği 12,4 m. olan mescidin üstü önceleri 21 m. yüksekliğindeki kubbe dışında beşik çatılarla kapatılmışken sonradan bunlar düz dama dönüştürülmüştür.

Haçlı istilâsı sırasında büyük kısmı Templier şövalyelerine verilen Mescid-i Aksâ’da bazı değişiklikler yapılmıştır. “Mâbedliler” anlamına gelen adlarını Templum Salomonis dedikleri bu binadan alan Templier şövalyeleri kendilerine verilen kısımları ikametgâh ve erzak ambarı gibi bölümlere ayırmışlardır. Diğer kısımlar ise buraya Palatium Salomonis diyen Latin kralları tarafından saray olarak kullanılmıştır. Bu dönemde bir kısmı caminin içine, diğer kısmı bitişiğine rastlayacak şekilde bir kilise inşasına başlandıysa da tamamlanamamıştır. Selâhaddîn-i Eyyûbî Kudüs’ü geri aldığı zaman Mescid-i Aksâ’nın eski haline getirilmesi Kubbetü's Sahra'dan daha fazla emek gerektirmiştir. Binanın güneybatısında bulunan Templier şövalyelerinin silâhhânesi tâdil edilerek kadınlar camisine çevrilmiştir. Halep’te Nurettin Zengi'nin  yaptırdığı minber getirilip yerine konulmuştur. 1217-1218 yıllarında Selâhaddin’in yeğeni Dımaşk Emîri El- Meliki Muazzam tarafından kuzey cephedeki giriş revakı inşa ettirilmiştir. Creswell’in planında da görüldüğü gibi mescidin doğu duvarı buradaki depoların yıkılmasıyla girintili çıkıntılı bir şekil almışken 1938-1942 onarımında yıkılarak yerine düzgün bir duvar yapılmıştır. Günümüzde yaklaşık 80 × 55 m. boyutlarında düzgün bir dikdörtgen planı olan yapı mihraba dik yedi neflidir. Nefleri ayıran sivri kemerler akantus yapraklı başlıklara sahip sütunlara oturur. Kuzeye açılan sivri kemerlerde Haçlı seferleri sırasında bölgeye gelen gotik etkiler görülür. Mescid-i Aksâ’nın kuzeyinde yer alan şadırvan XIX. yüzyıla aittir. Mermer şadırvan 10 m. çapında daire planlı olup zemini dört basamak aşağıdadır. Altta ve üstte kaval silmelerle sınırlanan haznenin üzerindeki çeşme aynaları bezemesiz rozet şeklindedir. İçte yer alan küre biçimli fıskıye çanağı kırmızı renkli bir taş kaideye oturur. Üstü yakın zamanda demir parmaklıklarla donatılan şadırvanın yenilenmiş olan oturma yerleri arkalıklıdır.

Memlük ve Osmanlı dönemlerinde birçok defa tamir edilen Mescid-i Aksâ’nın Kanunî Sultan Süleyman tarafından yapılan onarımıyla ilgili kitâbesi XIX. yüzyılın sonlarında kaybolmuştur. Yapının 1114’te (1702-1703) Mahmud Efendi tarafından tamir edildiğini belgeleyen kitâbe ise caminin batısında yer alan İslâm Müzesi’nde (Câmiu’l-megāribe) saklanmaktadır. II. Mahmut'un 1233 (1817-18) tarihli onarımına ait dört kitâbeden ikisi günümüzde mevcuttur. II  Abdulhalim tarafından halıları ve kandilleri yenilenen yapıda İngiliz mandası döneminde 1922’den başlayarak gerçekleştirilen geniş kapsamlı onarım çalışmasını Mimar Kemâleddin Bey yönetmiştir. Harem dahilinde çeşitli zamanlarda yapılmış birçok kubbe, dört minare, beş sebil, çok sayıda kuyu ve sarnıç bulunmaktadır. Mescid-i Aksâ’nın altında girişi taş duvarla örülmüş bir bölüm vardır (yakın yıllarda bu duvarın İsrailli arkeologlarca açılması, yahudilerle Araplar arasında büyük olayların çıkmasına sebep olmuştur). Halk arasında Hz. Süleyman’ın at ahırları olarak bilinen bu bölüm hakkında daha çok XIX. yüzyılda buraya giren Batılı bazı müellifler tarafından yapılan Harem-i şerif çizimlerinde bilgi verilmiştir. Bu çizimlere göre söz konusu bölüm, yan duvarlardan gelen ve ortada kalın tek bir sütun üzerindeki palmet süslemeli başlıkta birleşen kemerlere oturtulmuş dört basık kubbeli salonla onun sol köşesinden merdivenle çıkılan ve kuzeye doğru dizilmiş bir sıra kalın sütunla birbirinden ayrılan tonozlu iki koridordan oluşmaktadır (İbrâhim el-Fennî – Tâhir en-Nemerî, s. 618-622).

21 Ağustos 1969 tarihinde fanatik bir yahudi tarafından çıkarılan yangında kısmen tahribat gören mescidde Nûreddin Mahmud Zengî’nin yaptırdığı nefis ahşap minber de yanmıştır. Yangından kurtarılmış olan minberin birkaç tahtası İslâm Müzesi’nde teşhir edilmektedir. Yapı sonraki yıllarda aslına uygun biçimde imar edilmişse de yahudilerle Araplar arasında halen süren çatışmalar sebebiyle zaman zaman yine saldırı ve tahriplere mâruz kalmaktadır. Mescid-i Aksâ diğer mescidlerde olduğu gibi medrese hizmeti de vermiştir. Kütüphanesi Selâhaddîn-i Eyyûbî’nin Kudüs’ü tekrar fethinin ardından daha da zenginleştirilmiştir.” https://islamansiklopedisi.org.tr/mescid-i-aksa

Takvimler Kasım 2025’i gösteriyordu ama ben orada ilk çağın sabahına yürüyordum. Taşların yaşı bilinmez; çünkü onlar tarihe değil, hüzne göre eskir.

Kubbetü’s-Sahra’nın altın kubbesi uzaktan göründüğünde, içimde bir nida yükseldi: “İşte insanın göğe ilk baktığı yer burası…”

Sonra adımlarım beni güneye, Harem-i Şerif’in en son noktasına götürdü. Mescid-i Cenubî’ye… Kıble Mescidi’ne… Cuma Camii’ne… Cami-ul Aksa diye anılan, ama asıl adı Beytülmakdis Mukaddes Ev olan o ulu mabede. Kıble Camisi’ne vardığımda sabahın serin ışığı içimi titretti. İşrak namazını burada kıldım; her secde, içimdeki karanlığı biraz daha eritti, gözyaşlarım avlu taşlarına düşerken ruhum hafifledi. Kıble Camisi’nde Hz. Meryem Mihrabı’na baktım. Sessizlik ve şefkat, taşlara işlenmişti; kalbim, sanki binlerce yıl beklemiş bir özlemin içine doğdu.

Kıble Camisi’nin içinde Hz. Ömer Mescidi’ne ulaştım. Küçük, mütevazı ama sessizliğiyle yürek titreten bir mekândı. Yasin okumaya başladığımda sesim titredi; kelimeler sadece dudaklardan çıkmıyor, ruhuma işliyordu. Her ayet, gözyaşlarımın seliyle birleşiyor, içimdeki en karanlık yaraları sarıyordu. Her dua, taşlara işleyen bir iz gibi ruhuma kazınıyordu.

İlk kez Hicret’in 15. yılında Kudüs fethedildiğinde, Halife Ömer bin Hattab, sadece bir şehrin değil, ilk kıblenin anahtarını teslim almıştı. Kaynaklar, onun mabedin yerini kendi elleriyle temizlediğini söyler. Bir hükümdar düşünün ki; tacını çıkarıp, molozun altından bir secde zemini arıyor. Tozu avuçlarken göğe değil, toprağa bakıyor.

Ben orada secde ederken, Hz. Âdem’in yaratıldığı gölgenin üstüne eğiliyordum.
Davut’un planladığı zemine, Süleyman’ın sessizce ördüğü duvarlara, Ömer’in avuçladığı toza, Selahaddin’in yerleştirdiği minbere ve 1969’un küllerinden doğan sabaha…

1969’da o minber yandı. O minberin 1969’da yakıldığı gün, ateş sadece ahşabı değil, göğsümüzü de kavurdu. Bir fanatiğin ateşiyle değil, tarihin imtihan ateşiyle yandı. Fakat külün içinden yeniden doğan her şey gibi, minber de tekrar ayağa kalktı; çünkü burası, yanınca bile yok olmayan bir mana coğrafyasıydı. Yanan sadece minber değildi; bir neslin kalbine “yeniden doğmanın” mührü vuruluyordu. Küller kaldırıldı, minber aslına uygun tekrar yapıldı. Çünkü Aksa’da hiçbir şey ilk hali kadar yanmaz; o, aslına uygun dirilenlerin mescididir.

Aksa uzak değil, biz uzaklaştırıldık. Kapıları bazen açılmadı yüzümüze; turnikeler, sınırlar, izinler, soğuk bakışlar… Anlaşılan o ki; bir mabede giremeyen, mabedin içindedir aslında.
Çünkü Aksa’ya girmek, kapıdan geçmek değil, ilk kıblenin hatırasına sadık kalmaktır.

Harem-i Şerif’in taşları, surları, kubbeleri, sütunları, kuyuları… Hepsi bir şehir değil, bir sükût meydanı, bir dua eşiği, bir hüzün atlasıydı. Ben o atlasın en dip satırını okudum: “Uzakta olan mabed değil, insandır. ”Ve orada kalbimden şu söz yükseldi:

“Ey Aksa, sen gökteki gölgeni yere indiren mescidsin,
biz ise yerden göğe gölgesini çıkaramayan ümmet…”

Mescid-i Aksa sadece bir yapı değil, bir ilk yön, bir ilk çağrı, bir ilk secde idi.
Mescid-i Haram’dan sonra insanın Allah’a yöneldiği ikinci kapı, Mekke’den uzak olduğu için Aksa, ama Allah’a yakın olduğu için Harem idi burası. Uzaklık coğrafyada değil, kalpte olurdu.
Yakınlık da mesafede değil, secdenin samimiyetindedir.

Sabah namazını orada kılamayanların sızısı, kapısında bekleyip içeri giremeyenlerin hüznü,
rüyaya düşen altın kubbenin gölgesi gibi, kalbimin en dip kısmına yerleşti.

Aksa’nın kapıları bazen turnike, bazen kilit, bazen sınır olur, ama onun asıl kapısı göğe açılır.
Mi‘rac’ın merdiveni hâlâ oradadır; çünkü orası insanın değil, Rabb’in seçtiği yükseliş noktasıdır.

Ben bugün Aksa’ya bakarken bir camiye değil, ilk çağın kıble pusulasına,
Âdem’den Süleyman’a, Ömer’den Selahaddin’e uzanan kesintisiz bir iman hattına baktım. Kalbim güneyin kurşun kubbesi gibi ağır, ama göğün kubbesi gibi açıktı o gün…

Ağladım, ağladım ağladım…

Henüz Yorum yok

İlk yorumu siz yazın.

Yorum Bırakın

E-Mail adresiniz yayınlanmaz.







Yazarın Diğer Makaleleri